Etiket: çözüm süreci

  • Çözüm süreci kararlılıkla devam edecek

    İçişleri Bakanı Efkan Ala, “Kendi ülkesini yağmalayanlar, yakıp, yıkanlar Suriye’ye yardım edecekmiş, Kobani’ye yardım edecekmiş. Bunu hangi akılla izah edebilirler, kime anlatırlar. Kendi şehrini tarumar ediyorsun, kendi şehrini motoloflarla yakıp yıkıyorsun, sonra sen Suriye’ye, Kobani’ye yani Ayn el-Arab’a yadım edeceksin” dedi. Çeşitli toplantılara katılmak üzere kente gelen Ala, Palandöken ilçesinde Büyükşehir Belediyesi Kültür Merkezi’nde düzenlenen AK Parti İl Danışma Meclisinde yaptığı konuşmada, Afyon’da üniversite öğrencilerini taşıyan bir minibüsün karıştığı kazada hayatını kaybedenler için başsağlığı dileklerinde bulundu. Tarih boyunca iki devletin haricinde hiç bir devletin denklem kuramadığını belirten Ala, “Siyasi partimizin Türkiye’ye yaptığı katkıyı tarihimiz büyük harflerle yazıp altını kalın çizgilerle çizecektir. Çünkü Türkiye büyük bir devletin devamıdır. Yeryüzünde iki devlet kurulmuştur ve 500 yıldan fazla onlara sorulmadan başka denklem kurulamamıştır. Biri Roma diğeri Osmanlı’dır” dedi. Ala, Osmanlı Devleti’nin ardından komşu ve aynı coğrafyada bulunan diğer ülkelere AK Parti hükümeti sayesinde yardım edilmeye başlandığını söyledi. Siyaseti sorunları çözmek için kullandıklarını ifade eden Ala, şöyle konuştu:  “Tabi ki nutuk atacak, ders verecek değiliz, bugünü anlamanın yolu kısa bir hatırlatmadan ve hatırlamadan geçer. Bu coğarfyada, eskiden beri çok sıkıntılar çeken kardeşlerimiz vardı. Şimdi de görüyoruz, önceden de gördük. Çoğu Türkiye’den çok şey bekledi ama AK Parti hükümetlerine kadar gerçekten çok az yardım gördüler ya da sadece nasihat aldılar. Bazı dönemler görmezlikten gelindiler ama biz yüreğimizi ortaya koyduk ve siyaset yapma nedenimizi yerelde, mahallemizde, köyümüzde, kasabamızda, ilimizde, ilçemizde Türkiye’de problemlerin çözümü olarak ortaya koymakla birlikte kardeş topluklukara, kardeş ülkelere yardım etme hedefi olarakta koyduk. Daha önce hiçbir biçimde maddi yardımda bulunamadığımız kardeşlerimize, bugün yaptığımız yardımlarda en üstteyiz.” Ala, Türkiye’de hükümetlerin 6 veya 8 ayda bir değiştiği dönemlerin utanç verici olduğunu bunun AK Parti sayesinde tarihe karıştığını dile getirdi.

    “Önce sen kendi ülkeni yakıp yıkma”

    İstikrar sayesinde Türkiye’nin IMF’ye borçlu olmaktan kurtulduğunu, her alanda ilerlemenin olduğunu anımsatan Ala, sadece muhalefetin kendini geliştiremediğini ve ilerleme göstermediğini ifade etti. Kobani’yi bahane ederek olay çıkartanların, izahının olmadığını vurgulayan Ala, şunları kaydeti: “Kendi ülkesini yağmalayanlar, yakıp, yıkanlar Suriye’ye yardım edecekmiş, Kobani’ye yardım edecekmiş. Bunu hangi akılla izah edebilirler, kime anlatırlar. Kendi şehrini tarumar ediyorsun, kendi şehrini motoloflarla yakıp yıkıyorsun, sonra sen Suriye’ye, Kobani’ye yani Ayn el-Arab’a yadım edeceksin. Zaten öyle bir iddiaları da yok. Önce sen kendi ülkeni yakıp yıkma. Biz hem burayı yakıp yıkanların haddini bildiririz hem de Kobani’deki kardeşlerimize yardım ederiz, ettik, yine ederiz. Bugün 2 milyona yakın Suriyeli kardeşimiz, misafirimiz var. Bir Avrupa ülkesi olarak, 2 günde bizzat oradan bu tarafa, Türkiye’ye geçmek isteyen 180 bin insanı aldık. 130 bini bir günde diğerlerini bir hafta içiresinde. ve anlaşılıyor ki yine Türkiye’nin bu kapasitesi birilerinin gözüne battı. Bir an önce durdurulmazsa, sıkıntıya sokulmazsa denildi. Bu yolda gerçekten büyük inisiyatifler alan Türkiye, birilerini rahatsız etti. Ama hiç merak etmeyin sizler bizim arkamızda Palandöken gibi durdukça, biz Erzurumlu dadaşa yakışır tavırları göstereceğiz.” Ala, AK Parti’nin kurulduğu günden beri, bir çok meseleyi ülke gündeminden çıkarttığını söyledi.

    “Çözüm süreci kararlılıkla devam edecek”

    Çözüm sürecenin kararlılıkla devam edeceğini ve Türkiye’de tetörün biteceğini vurgulayan Ala, sözlerini şöyle tamamladı: “Terör meselesini de Türkiye’nin güdeminden söküp atacağız ve çözüm sürecini nihayetlendireceğiz. Bir şeyi hatırlatmak istiyorum. Terör örgütü geri çekilmeye başladı ve hemen arkasından ne oldu? Hemen arkasından bir ay sonra Gezi Olayları. İki ağaçtan bahsediyorsunuz ama biz orman yaptık her tarafı orman. O geri çekilme başlayınca din ve vicdan özgürlüğü sağlandı, insanların zihinleri serbest bırakıldı. Kim tutabilir ayağında bir başka pranga yoksa. Geri çekilme başladığında Gezi Olayları vandalizmini yaşadık. Ama şunu belirtmek isterim. Klasik tavırlar göstermeyeceğiz, istikrarlı bir şekilde yolumuza devam edeceğiz. Samsun, Hakkari, Mardin, Ağrı, Erzurum, Van, Bingöl, İstanbul olarak bu Türkiye’yi yeniden inşaa edeceğiz. Sorumluğumuz Erzurum’a veya Edirneye karşı değil. Balkanlara, Kosava’ya karşı, Taşkent’e karşı. Bizim vicdanımız bu sınırlara sığmaz. Ne yapalım biz böyle yetiştirilmişiz.” Toplantı daha sonra basına kapalı devam etti.

  • Davutoğlu: Çözüm süreci Türkiye’nin en önemli projesi

    Başbakan Ahmet Davutoğlu, çözüm sürecinin Türkiye’nin en önemli projesi olduğunu, sürecin temel taşlarının da “tarihdaşlık ve vatandaşlık” olduğunu söyledi.

    Başbakan Ahmet Davutoğlu, Kobani ile çözüm sürecinin ilişkilendirilmesine tepki göstererek, “Türkiye’deki çözüm süreci, Suriye’de Kobani meselesi yokken de vardı. Ondan önce başladı. O mesele çözülse de çözülmese de devam edecek” dedi. Davutoğlu çözüm sürecinde kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını da belirterek, “Mayıs ayında tüm silahlı unsurlar Türkiye’yi terk edecekti. Bu gerçekleşmiş olsaydı, bütün o silahlı unsurlar çıkmış olsaydı, bizim Kobani’ye PYD’ye bakışımız farklı olurdu” ifadelerini kullandı.

    Başbakan Ahmet Davutoğlu, Akil İnsanlar Heyeti’yle Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde bir araya geldi. Toplantının açılışında akil insanlara hitap eden Davutoğlu, “Çok yoğun çabalar gösterdiniz size minnettarız. 12 bin kilometre mesafe kat edildi. Sayısız yolculuklar yapıldı. Çok farklı siyasi görüşlere, farklı ideolojilere sahip ama orta vicdani harekete geçirme konusunda aynı zemine sahip heyet olarak size Türkiye adına ve insanlık adına teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Çözüm süreci bu toprakların en önemli projesidir. Sadece bu ülkenin projesi değil. Çevre ülkeler için de ilham teşkil edecek bir meseledir” dedi.
    Başbakanlığı sonrasında çözüm sürecine ivme kazandırmak için ne yapılabileceği konusunda çalışmalar yaptığını anlatan Davutoğlu, Akil İnsanlar Heyeti ile bir araya gelinmesinin nedeninin kesinlikle son yaşanan olaylar olmadığını vurguladı.

    “YAPTIĞINIZ ÇALIŞMALAR RAFLARA KALKMADI”

    Akil İnsanlar Heyeti’nin yaptığı çalışmaların karşılıksız kalmadığını söyleyen Davutoğlu, “Bölgeler yaptığınız ziyaretler sonrası hazırladığınız raporlar raflara kaldırılmamıştır. 30 Eylül’de Sayın başbakanımızın açıkladığı demokratikleşme paketinde teklif ettiğiniz bir çok unsur yer aldı. Ama devrim mahiyetinde atılan en önemli adım hemen hemen her bölgedeki raporlarda gördüğüm yasal çerçevenin sağlanmış olmasıdır. Haziran ayında düzenleme ile çözüm süreci hukuk sisteminin bir parçası halini almıştır” diye konuştu.
    Konuşmasında Türkiye’de yaşanan Kobani eylemlerine de değinen Davutoğlu, “Küreselleşme bireylerin bütün sınırları hukuki kayıtları da rahatlıkla aşabilecekleri geniş teknolojik araçlar ortaya çıkardı. Son yaşanan olaylarda şiddete davet eden bir tweet ‘Silahlanıyoruz ve saldırıyoruz’ diye tweetler var. “Bu gece herkes silahlansın ve şurayı bassın” diye tweetler var. Silahlanma çağrısında bulunan bir tweetin ne kadar konuşursak konuşalım, provokatif bir grup, ‘Türkiye IŞİD’e yardım ediyor’ diye yanlış bir bilgi ile bütün bu çabaları yok sayan, olağanüstü hızda bir bilgi iletişimin kötü kullanan bir sonuç doğurabiliyor. Sonrasında bir şehir yanmaya başlıyor. Bu küreselleşmenin bize getirdiği bir durum” şeklinde konuştu.

    TARİHTAŞLIK VE VATANDAŞLIK VURGUSU

    Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu toprakların kadim bir geçmişe sahip olduğunu anlatan Davutoğlu, “Bu toprakların şehirleri, sokakları siyasi yapıları en yakın 2-3 bin yıllıktır. Bizde bin yılı devirmemiş şehir yoktur. Bu topraklarda herhangi bir şehir tek bir mezheple, tek bir dinle adlandırılamayacak kadar farklı tarihi tecrübeler yaşamıştır. Şu şehirler Kürt şehri, şu şehirler Arap şehri dediğinizde o şehirleri çok daha birbiri ile bütünleşik yaşamış şehirler olduğun görürsünüz. Diyarbakır’da çözüm süreci sonrasında yaptığım konuşmada kullandığım iki kavram önemli. Tarihtaşlık ve vatandaşlık. Tarihtaşlık bilincini kaybetmiş ulusalcı ideolojiler bir müddet sonra dışlayıcı bir kültüre dönüşüyorlar Modernite görünümünde bir ideoloji tek bir ırka ve mezhebe hitap etmeye başlamışsa bir müddet sonra tıkanır bulanıklaşır. Çevre ülkelerde yaşanan krizleri baktığınızda ister Suriye ister Irak tarihi kültürel fay hatlarının bugün modernite görünümü altındaki ulusalcı ideolojilerle karşıtlık ilişkisine dayalı olarak bölündüklerini görüyorsunuz. Ben Irak’a ilk seyahatimi yaptığımda her Bağdat’a, hem Musul’a, hem Basra’ya, hem Erbil’e gitmiştim. Eğer bir toplumun şehirleri şu şehir şu etkin gruba ait denmekteyse o toplumu bir arada tutmak güçleşiyor. Belki başka ülkelerde sonuç doğurmayacak bir ayrım kadimi yoğun yaşayan bizim gibi toplumlarda ülkeleri birbirlerinden kopardı. Mübadele dediğimiz, şimdi baktığımızda veri olarak görünen nüfus değiştokuşunun nasıl trajedilere yol açtığını biliyoruz. O zaman ‘kadim’ dediğimiz kavrama geri kalmışlık gibi değil bize kadar intikal eden bir kültürel çoğulculuğu barındıran bir tarihtaşlık olarak bakmak lazım. Toplumsal huzuru sağlayabilen toplumlar bu tarihtaşlığı muhafaza edip evrensel hukuka ve özgürlüklere dayalı bir vatandaşlık kimliğini koruyabilen toplumlar olacak. Hiçbir toplumun vatandaşı konuştuğu ana dil, kültürel geçmiş, aidiyet hissettiği kültürel bilinç anlamında dışlanamaz. Kimse kendisine doğuştan verilmiş olan özellikleri dolayısıyla baskı altında tutulamaz. Bunu yapamayan toplumlar Suriye’de, Irak’ta olduğu gibi tek bir baas ideolojisi ile tek bir toplum çıkarayım dediğinde bu birikimi yok ediyorlar” ifadelerini kullandı.

    Türkiye’nin sınır hatlarını hatırlatan Davutoğlu, “Ya bu sınırlar barışçıl yöntemlerle anlamsızlaştırılacak ve bütün o akraba topluluklar birbiri ile kaynaşacak ya da çatışmacı acılar yaşanacak. Biz bunu görmüştük. Daha Arap baharından çok önce ortak hükümet toplantıları ile Suriye ve Irak’la bunu barışçıl nasıl yaparız diye çaba içine girdik. Vizeleri kaldırdık. Biran düşünüp bu gerçekleşmiş olsaydı bugün yine Telabyat ve Akçakale arasındaki insanlar her türlü alışverişi yapıyor hale geleceklerdi. Mülteci göçleri değil de ticaret göçleri halinde seyrüsefer halinde olacaklardı. Gelecekte de ya bu vizyon egemen olacak ya da sykes picot’dan daha beter parçalanmalar yaşayacağız. Yapmak istediğimiz şey IŞİD’in bugün yıkma iddiasında bulunduğu sykes picot düzenini, ya da Suriye rejiminin bombalarla korumaya çalıştığı skyes picot düzenine karşı biz aslında barışçıl, ekonomik, kültürel ağırlıklı bir strateji getirdik. Esad ile de Maliki ile de konuştuk. Sonra itilaf ettiğimiz şey onların takip ettiği yöntemin çatışma yöneldiği anda başladı. Yine önümüzde iki alternatif var. Ya barışçıl esaslarla birleştirici bir yol çizeceğiz, ya da yayılmacı, modern görünümlü, aşiretçi baas ideolojisi ile çoğulcu yapılara savaş ilan eden terör gruplarının tesiri altında kalacağız. Tam akil insanlar heyetinin misyonu özel bir önem taşıyor. Bu sivil insiyatif Türkiye’de eğer bunu gerçekleştirebilirsek çözüm sürecinin başarısı bütün bu çatışmaları engelleyecek yegane yoldur” şeklinde konuştu.

    “OSLO SÜRECİ BİR KOMPLE İLE DUMURA UĞRATILDI”

    Çözüm sürecinin 3 karakterine dikkat çeken Davutoğlu, şöyle devam etti:
    “Birincisi çözüm süreci millidir, yerlidir ve özgündür. 12 yıl içinde buna Kürt sorunu, terör sorun deyin. Bu meseleyi çözüme kavuşturabilmek için her yöntemi denedik. O andan itibaren bir taraftan toplumu demokratikleştirerek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese ayrımsız vatandaşlık hakkı tanımladık. En doğru yöntem nedir diye sürekli zihin yorduk. Oslo sürecini denedik acaba bir yerde daha soğuk kanlı görüşmeler yapabilir miyiz diye. Bir komplo ile bütün süreç dumura uğratıldı. 2009 yılında Habur’dan girişleri sağlayacak noktaya geldik. Son derece gereksiz adımlarla o süreç de akamete uğratıldı. Şu sonucu ulaşıldı. Ne olacaksa bu topraklar bu topraklar inanları arasında olacak. Oturacağız konuşacağız. İstişare edip yerli milli ve tamamı ile bu toprakların kaderine sahip çıkma hakkına sahip insanlar arasında olacak. 5 sene önce imkansız görünen süreçleri tüm siyasi riskleri alarak devreye soktu. İmarlı ile görüşmelerden tutun da HDP heyetinin görüşmelerine kadar. Herkes vicdani olarak bir sorsun. Hep hükümetten bir şeyler bekleyenler hangi tabuları nasıl yıktığımızı görsünler. Şimdi beraber zorluk yaşıyoruz. Kimse topu başka yere atmaya kalkmasın. Bu yol bu toprak çocuklarının el ele yürüyeceği bir yoldur. Dün Amasya’da Bingöl’de şehit edilen Hüseyin’in evini ziyaret ettim. Tek bir öfke, intikam hissi uyandıran tek bir cümle kurmadı ailesi. ‘Çözüm süreci dursun’ da demediler. 3. Kattan atılan Diyarbakırlı Yasin’in ailesine de bakın. Katledilenin biri Amasyalı Hüseyin, biri Diyarbakırlı Yasindir. Eğer şiddet hakim olursa, vandalizm hakim olursa Kürt-Türk demeden kimlerin katledileceğini gösteren tablolar bunlar. 80’li yıllarda neler yaşandığını herkes biliyor. Hepimiz bu toprakların çocukları olarak bu sürece sahip çıkmak zorundayız”

    Çözüm sürecinin bir örgüt ile devlet arasındaki müzakereler gibi gösterildiğini söyleyen Davutoğlu, “Bir örgüt gider başkası gelir. Aynen IŞİD’in durumu gibi. Çözüm sürecinin muhatabı milletin ta kendisidir. 70 belediye bakanımızı ağırladım Ankara’da. Hepsi şunu söylediler ‘çözüm süreci alanda öyle kullanıldı ki tüm Kürtleri sanki tek bir siyasi eğilim temsil ediyor gibi’ Biz böyle bir şey olmaması için akil insanlar heyetinin tüm bölgeleri gezmesini istedik. Bu sürecinin getirdiği ortamdan istifade ederek ‘burada sadece ben hakimim’ dendiğinde hem tarihi kadim ilişki tehdit edilmiş olur, hem modern vatandaşlık ilişkini yerle bir edilmiş olur. ‘Buralar bana aittir benim dışımda siyaset yaparsa partisini bombalarım. Benim dışımda siyaset yaparsa atarım 3. Kattan’ dediğiniz anda en kötü ideolojik zemine dayalı bir anlayışa çözüm sürecini feda edilmiş olursunuz. Buna izin verilemez. Kuşatıcılık ve kapsayıcılık Okmeydanı’nda yan yana yaşayan Sünni ve Alevi kardeşlerimizi de kapsadığı zaman çözüm süreci başarıya ulaşır” şeklinde konuştu.

    “KOBANİ MESELESİ YOKKEN DE ÇÖZÜM SÜRECİ VARDI”

    Davutoğlu çözüm sürecinin dış etkilere karşı korunması gerektiğini de savunarak, “Uluslararası sistemin şu ya da bu aktörlerinin planlamaları da dış etkidir, Suriye ve Irak’ta yaşananlar da dış etkidir. Bunu söyleyince yanlış anlaşıldık. Biz Kobani ile çözüm süreci arasında irtibat kurulmasın derken ‘Kobani önemsizdir’ demedik. Suriye’deki hiçbir insanın canını, malını, onurunu diğerinden üstün tutmadık ama Türkiye’deki çözüm süreci Suriye’de Kobani meselesi yokken de vardı. Ondan önce başladı. O mesele çözülse de çözülmese de devam edecek. Eğer etkisi pozitif bir yönde etki yapacaksak Türkiye’deki çözüm süreci başarıya ulaştığında çevreyi de pozitif dönüştürür. Geçen sene kasım ayında Mesut Barzani Diyarbakır’a geldiğinde eski tepkilere bakılsa felaket gibi görülebilirdi. ‘Şivan Perver’in türkü okuması milleti böler’ denebilirdi. Kimse hayal edemezdi. Onun kararını verdiğimiz günü bugün gibi hatırlıyorum. Vermek istediğimiz mesaj şuydu. Yurt dışında kalan Türkler Araplar gibi Kürtler de bizim canımızdır, ciğerimizdir, kardeşimizdir dedik. Eleştirildik ama Israrla devam ettik” açıklamalarında bulundu.

    “ÇÖZÜM SÜRECİNDE VERİLEN SÖZLER TUTULMADI”

    Çözüm sürecinde PKK’nın silahlı unsurlarının çekilmesine değinen ve verilen sözlerin tutulmadığını söyleyen Davutoğlu, şöyle devam etti:
    “Eğer çözüm süreci sağlıklı bir şekilde bugüne gelmiş olsaydı ve birileri verdikleri sözleri tutmuş olsalardı. 4 Nisan 2013’de toplandık. Mayıs ayında tüm silahlı unsurlar Türkiye’yi terk edecekti. Sizler de Anadolu’ya gittiniz ve ‘merak etmeyin’ dediniz. Ne oldu Haziran’da raporu sunduğunuzda dahi çok az unsurun çekildiğini biliyorduk ama hiçbir zaman topuma deklere etmedik. Bu gerçekleşmiş olsaydı bütün o silahlı unsurlar çıkmış olsaydı bizim Kobani’ye PYD’ye bakışımız farklı olurdu. Ama sen silahlı unsurlarını tutmaya devam edeceksin, ‘Suriye’de verilen mücadeleyi her an Türkiye’ye yayarım’ diye demeç vereceksin, sonra da rejimle işbirliği yapmış bir grupla Türkiye’yi ‘niye bu grubu desteklemiyorsun’ diye eleştireceksin. Birçok eleştiriye rağmen o zaman Dışişleri Bakanı olarak Salih Müslim ile görüşülecek diye talimat verdim. Çözüm sürecine paralel şekilde Suriye’deki unsurlarla da bir demokratik diyalog süreci başlasın istedik. İlk defa muhatap alındı. Çok temel şeyler istedik. Suriye muhalefeti ile işbirliği yapın, rejim suçlarına iştirak etmeyin ve Türkiye ile iyi ilişkiler içinde olun. O dönemde bize verilen sözler tutuldu mu ki sanki ‘şimdi Türkiye sözünü tutmuyor’ diyebilsin birileri. Aksini yaptılar Suriye rejiminin tüm suçlarına ortaklık ettiler. IŞİD ile bir yıl yan yana yaşadılar. Bütün uyarılarımıza rağmen ses çıkarmadık. Telabyat IŞİD’in eline düşerken, Araplar katledilirken HDP benimle ilgili gensoruyu destekledi. Biz sessiz kalmadık. Kobani’ye de sessiz kalmadık. Tarih neler yaptığımızı yazacak. Kobani’de yeni çıkmış bir problem sebebiyle Türkiye’nin yüz yıllık projesini feda etmeye kalkarsanız iyi niyet sorgulanmaya başlar. Yapmamız gereken şu tam tersini benimsemek. Türkiye’de çözüm süreci ne kadar başarılı olursa Türkiye’nin sınır ötesinde Kürt, Türkmen ve Araplara yardım konusunda uygun bir ortam oluşur.”

    “ŞİDDETİN, TALANIN, VANDALİZMİN, CİNAYETİN HER TÜRLÜSÜ İŞLENDİ”

    Başbakanlık görevini aldıktan sonra çözüm süreci ile ilgili hızla adımlar attığını anlatan Davutoğlu, “1 Ekim günü Selahattin Demirtaş’ı kabul ettim. O bir ay içinde de takip edilecek yol haritası konusunda her türlü görüşme yapıldı. Belli mutabakatlar sağlandı. Bu mutabakatlar çerçevesinde yepyeni ve olumlu bir ortama giriyoruz. Çözüm süreci büyük bir beklenti kazanılacak derken Kurban bayramının 3. Günü 6 – 7 Ekim’de talanın her türlüsü, vandalizmin her türlüsü, şiddetin her türlüsü, cinayetin her türlüsü işlendi. O zaman samimiyet testinden herkes geçiyor. Hükümet olarak önümüzde bir çok olay söz konusuyken her işi geriye atıp çözüm sürecine odaklanmışken gördüğümüz mukabele bu oldu. ‘Kimse şiddet çağrısı yapmadık sokağa çıkın dedik’ demesinler. Sizinle irtibatta olanların ne tür tweetler attığınızı biliyoruz. Hepimizin oturup iyi bir muhasebe yapmamız lazım. Devletin yanlış uygulamalarının üzerine nasıl gittiğimizi herkes bilir. Şu anda da faili meçhuller var ama bu kez JİTEM değil kimliğin gizleyen ve Kürtlerin haklarını savunduğunu iddia edilen gruplar tarafından yapılanlar var. Kim ambulansı yaktı. Müzeleri okulları yakmasın nasıl bir bahanesi olabilir. Buradaki hedef sadece Türkiye Cumhuriyeti değildir hedef çözüm sürecinin ta kendisidir. Biz çok iyi biliyoruz. Ne zaman biraz mesafe alsak bir anda ortalık karışıyor. Birileri puslu havayı seviyor. Bizim her bir aktöre söylemimiz şu gelin günlük güneşlik bir havada konuşalım. Geçen sene siz Anadolu’da gezerken İstanbul sokaklarının ne hale geldiğini gördük. Yapmamız gereken puslu havayı dağıtmak. Puslu havayı dağıtalı, günlük güneşlik havada geleceğe yürüyelim” dedi.

    “ÇÖZÜM SÜRECİ KAMU DÜZENİNİN ALTERNATİFİ DEĞİLDİR”

    Sürecin her halükarda devam edeceğinin altını çizen Davutoğlu, “Bu süreci birlerini memnun etmek için yapmadık, memnun etme zorunluluğumuz yok. Çözüm süreci konusunda siyasi kararlılığımızda en ufak bir akmasa yoktur. Toplumun geniş kesimi çözüm süreci devam etsin diyor. Tek tipte ideolojiyle sadece kendileri gibi olanların olduğu bir hayat kurmak isteyen gruplar hariç genel bir kabul görmüş süreçten bahsediyorum. Çözüm süreci kesinlikle kamu düzeninin alternatifi değildir. Bir süreç başarılı olacaksa kamu düzenin içinde başarıl olur. ‘Kamu düzenini yok edelim sonra oturup müzakere edelim’ denirse burada iyi niyet aranmaz. Birilerin ‘devlet operasyon yapmasın, emniyet güçleri görünür olmasın ama biz şehrin kenarlarında çadırlar kurup insanları tek tek hesaba çekelim ve haraç toplayalım ve yavaş yavaş var olan hukuk düzenini aşındıralım’ derse o zaman niyet çözüm süreci değildir. Bütün valilerimize talimatlar verildi kamu düzeni sağlanacak. Herkes aynı yöntemi belirlemiş olsaydı bu güne kadar Türkiye Suriye’den beter olurdu. Kamu düzenin kalmadığı yerde siyaset konuşulamaz, özgürlükler konuşulamaz. Bizim tutumuzu açıktır. Gerçek anlamda bir çözüm süreci işletilecekse devletin kamu düzenini koruması tartışılmamalıdır” ifadelerini kullandı.

  • Davutoğlu, çözüm sürecine vurgu yaptı

    Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Çözüm sürecini güçlü irade ile sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.

    Malatya yeni devlet hastanesi önünde 44 tesisin toplu açılışını yapan ve burada vatandaşlara hitap erden Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Türkiye’yi IŞİD ile anan Kılıçdaroğlu’na soruyorum; biz mazlumlara yardım yapıyoruz, siz ne yaptınız” diye sordu. Davutoğlu, “12 yıldır dünyanın neresinde olursa olsun, mazlumlara sahip çıktığımıza sahip çıkar mısınız, zalimlerin karşısında durduğumuza şahitlik eder misiniz” diye soran Davutoğlu, sokak olaylarına da temas etti.

    “Bu provokatörler, ne provokasyon yaparsa yapsın, siz bizim arkamızda olduktan sonra her şeyin üstesinden geliriz” diyen Davutoğlu, “Kılıçdaroğlu bir teklifte bulunuyor. ’Yeni tezkere çıkaralım. Kobani için yeni tezkere çıkaralım’ diyor. Şimdi maskeleri indi. Şimdi diyorlar ki; ’Kobani’dekiler bizim kardeşimiz.’ 300 bin Suriyeli katledildi. Senin milletvekillerinin ziyaret ettiği, neredeyse elini öptüğü Esad’a karşı çıkmayıp, Esad’ı savunmaya devam ediyorsun. Çıksın ve izah etsin. O öldürülen kardeşlerimiz hem Arap, Türkmen, Kürt, Hristiyan ve Nusayri’ydi. IŞİD Çobanlı Türkmen kasabasına saldırdığında siz neredeydiniz HDP ve CHP? O kardeşlerimize de biz kucak açtık. Arap kardeşlerimiz katledildiğinde siz neredeydiniz? Şimdi de Kobani’deki kardeşlerimize biz sahip çıkıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve bu aziz millete sığındılar” şeklinde konuştu.

    “Daha düne kadar Esad ile işbirliği yapan PYD, Kobani konusunda neden Esad’dan yardım istemiyor”diye soran Davutoğlu, “Kılıçdaroğlu diyor ki; ’yasa çıkaralım, yardım yapalım’ diyor. Biz o yardımları başlattık bile. Yakılan her binanın yerine daha iyilerinin yapılması için talimat verdik. Malatya provokatörlere izin vermedi. Allah razı olsun” dedi.

    Çözüm sürecine de temas eden Davutoğlu, şunları kaydetti:

    “Çözüm sürecini güçlü irade ile sürdürmeye devam edeceğiz. Doğu ve batısı ile kuzey ve güneyi ile milletimizi barıştıracak her adımı atmayı sürdürüyoruz. Çözüm süreciyle ilgili rahatsız olanlar var. Çözüm sürecini engellemek için provokasyonlara başladılar. Kararlılıkla kamu düzenini koruyacağız. Kararlılıkla Suriye’deki ve dünyadaki bütün mağdurlara sahip çıkmaya devam edeceğiz. Milli irade karşısında duranların tuzaklarına karşı çıkmak için kararlı mısınız? 62’nci hükümetin Başbakanı olarak soruyorum; 12 yıl süresince AK Parti kadrolarına verdiğiniz desteği bize de verecek misiniz? Allah sizi yanımızdan eksik etmesin.”

  • IŞİD ve Çözüm Süreci

    2003’de ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle, Irak topraklarında yaşanan kaos, şimdi de kimsenin beklemediği ve anlayamadığı yeni bir aktörle, yani IŞİD’le başka bir boyuta taşındı. IŞİD’in Irak ve Suriye’de etkinleşmesiyle Ortadoğu’daki şiddet arttı. Sınır komşuluğunun yanısıra, geçmişten gelen tarihsel, ekonomik ve siyasal ilişkilerinden dolayı Türkiye bu bölgede yaşananlara hiçbir zaman kayıtsız kalmamıştır.

    IŞİD, diğer ülkelerin farklı planlar kurduğu Irak ve Suriye’de tüm dengeleri altüst etmiştir. Çünkü IŞİD örgütünün yapısı, finansman kaynağı, kısa sürede nasıl bu kadar güçlendiği belirsizliğini korurken, tek bilinen gerçek IŞİD örgütünün Irak’ın geleceğini yönlendirmek istemesi ve bunun için enerji noktalarına odaklandığıdır.

    Bu nedenle, IŞİD’in ilk günden itibaren Irak topraklarındaki enerji kaynaklarını ele geçirme hedefi, çok farklı senaryoların yazılmasına neden olmaktadır. Ayrıca Filistin ve Suriye gibi Ortadoğu’da yaşanan vahşete karşı üç maymunu oynayan gelişmiş ülkelerin son dönemde IŞİD konusunda aldıkları kararlar, bu ülkelerin asıl odak noktalarının enerji olduğu apaçık ortadadır.

    TÜRKİYE VE IKBY’NİN BİRLİKTELİĞİ

    Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve Türkiye, son yıllarda başta ekonomi olmak üzere birçok alanda önemli işbirliklerine imza attılar. İki tarafın da ekonomik ve siyasal menfaatlerinin yanı sıra, sahip oldukları ortak geçmiş ve kültürel yakınlık, bu işbirliğini güçlendirmiştir. IKBY ile kurulan ekonomik, siyasal ve sosyal ortaklığın olumlu etkileri enerji alanına da yansımıştır.

    Bu yüzden, Kürt petrolünün 22 Mayıs’ta Türkiye aracılığıyla uluslararası piyasalara sevkiyatının başlamasının hemen ardından Irak Bölgesi’nde çok farklı bir denklem oluştu. IŞİD bu tarihten yalnızca 20 gün sonra Musul’u ele geçirdi. İlerleyişini Irak Bölgesi’nin petrol açısından zengin olmayan Batı tarafında sürdürdüğünden, IŞİD enerji denkleminde başlangıçta ciddiye alınmadı. Diğer taraftan, Irak’ın kuzeyinde yaşanan çatışmalar güneye yayılmadığı sürece petrol üretiminin risk altına girmesi kısa vadede beklenmiyordu, ancak IŞİD’in Irak petrolleri üzerinde söz sahibi olma isteği tüm dengeleri değiştirmiş bulunuyor.

    Bugün geldiğimiz noktada, IŞİD’in IKBY’nin yönetimi altında olan ve Kürt vatandaşların yaşadığı bölgelere yaptıkları saldırılar, IKBY-IŞİD savaşını başlatmış görünüyor. Savaşın gerekçesi ise enerji kaynaklarını ele geçirmek ve dolayısıyla bölgenin hakimi olmaktır. Çünkü tüm aktörlerin farkında olduğu gerçek şudur:

    Irak topraklarındaki enerjinin sahibi, kurumsal, ülke veya kişi özelliklerinden bağımsız her aktör, aynı zamanda küresel bir siyasi güce kavuşacaktır.

    Bu sebeple, ileriyi görebilen, doğru analizlerle hareket edebilen ve stratejilerini buna göre belirleyen bir Türkiye’nin enerji masasında temsil ettiği gücü artırması gerekmektedir. En başından beri Irak’ın toprak bütünlüğü yanında yer alan Türkiye’nin, Irak’ın yeniden inşa sürecinde aktif rol oynayan bir tavır takınması olası tüm ihtimalleri tersine çevirebilir.

    ÇÖZÜM SÜRECİ DAHA DA ÖNEMLİ HALE GELDİ

    Çözüm Süreci’nin ilk adımları atıldığından bu yana, Türkiye birçok kez bu hedeften vazgeçmesi ve sürecin bitirilmesi için test edildi. Çünkü Çözüm Süreci’yle yalnızca Türkiye’nin uzun yıllar uğraşmak zorunda kaldığı çekişme ortadan kaldırılmayacak, aynı zamanda Türkiye bu alana harcadığı enerjisini, zamanını ve yatırımını asıl gerekli olan alanlara yönlendirecektir.

    Türkiye’nin Çözüm Süreci’nde en büyük destekçisi ve ortağı da bugün enerji savaşının yaşandığı bölgede hâkim olan IKBY’dir. Türkiye-IKBY arasındaki ortaklığın Çözüm Süreci’yle güçlenmesi ve işbirliğinin giderek bir ekonomik ve siyasal entegrasyona dönüşmesi, doğal olarak birçok ülkede rahatsızlığa yol açıyor. Türkiye’nin büyük risk alarak sürdürdüğü Çözüm Süreci değişik olaylarla sabote edilmeye çalışılıyor. Bunun için de IŞİD bir anlamda gölge oyuncu olarak sahaya sürülüyor.

    IŞİD’in Musul’daki rehine operasyonu, rehinelerin Türkiye’nin çok önemli bir istihbarat stratejisi uygulamasıyla kurtarılması bazıları için istenilen sonucu vermedi. Şimdi ise, IŞİD’in Kürtlerle karşı karşıya gelmesinin sonucu olarak, Kürtler Türkiye sınırına dayanmış bulunmaktadır. Sınır kapılarının açılması yalnızca insani ve siyasi bir duruş değildir, aynı zamanda hedef seçilen Çözüm Süreci’nin sahiplenilmesi, enerjiye, ekonomik ve siyasi entegrasyona giden yolun açılması anlamına gelmektedir.

    Türkiye’nin IŞİD-IKBY-Irak üçgeninde alacağı pozisyonu yorumlayanların, bu gerçeği gözardı etmeden hareket etmeleri de Türkiye lehine olacaktır. Aksi halde yapılan yorumlar, yalnızca muhalefet etme ve iktidar hırsı amacına hizmet edecek ve tabii ki Türkiye’nin uluslararası arenadaki prestijine zarar verecektir. Anlık değişmelerle şekillenen enerji denklemi içinde kalmak isteyen Türkiye, bu duruma göre tavır almalıdır.

     

  • IŞİD sorunu çözüm sürecini etkiler mi?

    Beşir Atalay, “Ben şu anda IŞİD konusunu çözüm sürecini olumsuz etkileyecek bir faktör olarak görmüyorum” dedi.

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Beşir Atalay, “Ben şu anda IŞİD konusunu çözüm sürecini olumsuz etkileyecek bir faktör olarak görmüyorum. Onu da doğrusu konjonktürel görüyorum. Zaten çok fazla ilerlemesi de söz konusu olmayacak gibi” dedi.

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Atalay, bir televizyon programında gündeme ilişkin soruları cevapladı. Çözüm süreciyle birlikte Başbakan Yardımcısı olarak 12 yıldır bu sürecin başında görüldüğü hatırlatılarak, yeni değişimler olduğunu ve bundan sonrası için ne yapacağının sorulması üzerine Atalay, “Tabii partimiz içinde görev değişimleri oldu, ben de bu arada kabineden genel merkezde bir göreve getirildim. Burada hem tabii sizlere daha yakın, tanıtım ve medyayla ilgili Genel Başkan Yardımcılığı, hem Parti Sözcülüğü, yani bu şu demek; daha fazla görüşeceğiz demek medyayla, basınımızla” diye konuştu.

    “BU GEÇİŞİN TÜRKİYE’YE ZARAR VERMEYECEK ŞEKİLDE OLMASI YÖNÜNDE DE BÜYÜK BİR GAYRET İÇİNDE OLDUK”

    Türkiye’nin 10 Ağustos’tan günümüze kadar olan 1 ayı aşkın bir süredir büyük bir değişim geçirdiğini kaydeden Atalay, şunları söyledi:

    “Cumhurbaşkanımız değişti, başbakan değişti, bizim partimizin genel başkanı değişti, Bakanlar Kurulu yeniden kuruldu, MYK’da bizim parti yönetiminde değişiklikler oldu ama şükür, bunun hepsi büyük bir uyum içinde ve Türkiye’de istikrarı bozmayan, Türkiye’nin istikrarına zarar vermeyen bir şekilde gelişti. Çünkü bu değişimin büyük kısmı iktidar partisinde oluyor. Yani ilk defa iktidar partisi genel başkan değiştiriyor ve başbakan konumundaki genel başkan. Genelde iktidar partisinde kongreler, bu değişimler ülke istikrarında daima sorular getirir, endişeler getirir. Şu anda Türkiye’ye baktığımızda hiçbir istikrar zedeleyici bir durum olmadan çok böyle tıkır tıkır işleyen bir mekanizma, hepimiz doğrusu parti içinde, hükümet içinde bu geçişin Türkiye’ye zarar vermeyecek, istikrarı bozmayacak şekilde olması yönünde de büyük bir gayret içinde olduk. Şimdi Cumhurbaşkanımızı seçtik, Cumhurbaşkanımız görevde. Hemen daha ayağının tozuyla NATO Zirvesi’ne katıldı, çok önemliydi. Şimdi Birleşmiş Milletler Zirvesi’ne gidiyor bir iki gün içinde New York’a. İşte dost, kardeş ülkelere ziyaretlerini yaptı, orası düzene girdi. Başbakanımız ilk dış ziyaretini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yaptı, Cuma günü Azerbaycan’a gidecek planlandığı üzere yürürse. Bir yandan Başbakanımız hükümeti tanıyor, bakanlıkları ziyaret ediyor, bir yandan partiyi tanıyor, partideki bütün birimleri ziyaret ediyor. Sanıyorum bir birim kaldı görüşmediği. Yani bütün genel başkan yardımcılıklarını, her yerde gayet verimli bir çalışma yürüyor. Ben de tabii kendi görevimde, yani bu yeni görevde bir yandan partideki konumumu öğrenirken, bir yandan da orada önemli işler var. Partimizin her ay çıkardığı bülten var, parti bültenimiz var, web sayfamız var. Şimdi seçim geliyor, seçim stratejisi bizim birimde yürür. Dolayısıyla buradaki işler de öyle hafif işler değil, ciddi ve ağır işler, onları yürütmeye çalışıyorum.”

    “ÇÖZÜM SÜRECİ PLANLANDIĞI GİBİ GAYET İYİ DİYALOGLARLA VE BİR DE ÇERÇEVE YASAYA KAVUŞMUŞ OLARAK DEVAM EDİYOR”

    Çözüm sürecinin çok fazla konuşulduğu hatırlatılarak, özellikle Diyarbakır’daki Kürtçe okul açılma taleplerini ve okulların açılıp daha sonra kapılarına kilit vurulma sürecinin provokasyon olup olmadığı sorusuna Atalay, “Çözüm süreci planlandığı gibi gayet iyi diyaloglarla ve bir de çerçeve yasaya kavuşmuş olarak devam ediyor. Ben hep ifade ediyorum; bizim Haziran ayında Meclis’ten çıkardığımız çerçeve yasa çözüm süreciyle ilgili bu konudaki Türkiye’de bugüne kadar atılmış en ileri adımdır, onu çok önemli görmek gerekiyor. Yani, devletin ve milletin bir projesi haline geldi. Nelerin yapılacağı o kısa az sayılı yasada belirlenmiştir. Hükümetin görevleri vardır, kurumların görevleri vardır ve taraflar tam bir diyalog içindedir bu çalışmaları yürütürken. Bir de onun dışında alanda olup bitenler var. Yani işte bu okul meselesinde olduğu gibi veya bazı yerlerde halen yasa dışı, hukuk dışı tutumlar oluyor. Örgütün mensupları mıdır, başkaları mıdır, ama muhataplarla konuşulduğunda, o zaman da bizim konuştuğumuzda, yani kendilerinin de pek kontrolünde olmayan, kontrol edemedikleri kişiler gibi veya kesimler gibi takdim ediliyor. Bunlar bir kısmı belki karşı tarafın, örgütün de kontrol edemediği, bir kısmı belki bu çözüm sürecinden rahatsız olan falan kişiler olabilir, ama orada bu manada bazı gelişmeler var” şeklinde konuştu.

    “TÜRKİYE GİBİ BİR HUKUK DEVLETİNDE, O YASAL SÜRECİ İZLEYEREK OKUL AÇMAK VARKEN NİÇİN BÖYLE BİR YOLA GİDİLİYOR BUNLARI ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL”

    Atalay, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Şimdi okullar kısmına gelince, tabii Türkiye bir hukuk devleti ve bu devlet şu 12 yıl içinde bütün vatandaşlarımızın kendi ana diliyle, geleneğiyle, kendi inancıyla ilgili özgürlük alanlarını genişletmek için elinden geleni yaptı, yani çok ileri adımlar atıldı. Bunu herkes biliyor, yani ana dilde eğitime kadar artık bu gelmiş oldu, ana dilde televizyonlar var, ana dilde gazeteler var. Yani devletin zamanında yaptığı yanlışları da telafi edici pek çok adım atıldı. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün vatandaşlarını gerçekten bu manada rahatlatmak istiyor ve bu vatandaşların hepsinin devlete bağlılığını da bu şekilde artırma yönünde çaba sarf ediyor. Şimdi okullarla ilgili biz bir yasa çıkardık hatırlarsınız 2013 yılında. Yani özel okullarda ana dilde eğitimin de mümkün olacağı yönünde bir düzenlemedir bu ve o mevzuat şu anda yürürlükte. Yani ana dilde okul açmak isteyenlerin ne yapacakları bellidir. Başvuracaklar, bugün Türkiye’de kurs da açılsa, okul da açılsa Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurulur ve bunun gerektirdiği bir prosedür var. Bu prosedürün yerine getirilmesi. Sonra o yasa şunu getirdi; hangi ana dillerde veya dillerde eğitim yapılacağı Bakanlar Kurulu’na o yetkiyi veriyor. Yani bunlar yasal bir zemindir, o yasal zemine göre işlem yapmak lazım. Yani devlete rağmen ben gidip orada işte ilkel şartlarda, çok da şartları oluşmayan böyle oldu-bittiler falan yaparak okul falan açıyorum demek, bunlar şovdur. Bunların ne bir eğitim vereceği var, ne de ciddi bir sonuç alacağı var. Bunlar sadece birilerinin bu süreci sabote eden adeta tutumları olarak görüyorum ben bunu. Yani şimdi şu adım atılmışken yasal düzenleme, Türkiye gibi bir hukuk devletinde, o yasal süreci izleyerek okul açmak varken niçin böyle bir yola gidiliyor bunları anlamak mümkün değil. Dolayısıyla bu konuda bütün tabii kesimlerin, bütün yöneticilerin de dikkat etmesi gerekir. Gidip o okula müdahale edenler haklıdır. Yani Türkiye’de bir iş yeri açarken, bir kurs açarken bunun belli bir prosedürü var. Bir kısmı bunun yerel yönetimlerle ilgilidir, bir kısmı sağlık şartlarıyla ilgilidir. Bir yerden izin alacaksın, bir kısmı bakanlıklarla ilgilidir. Bu normal bir şeydir, yoksa kuralsız bir toplum olursunuz.”

    “BEN BUNLARIN SÜRECİ ETKİLEYECEĞİNE İNANMIYORUM”

    Kontrol dışı eylemlerin Eylül ayında başlayacak aşamaları etkileyip etkilemeyeceği sorusuna Atalay, “Hayır, hiç etkilemez. Ben bunların süreci etkileyeceğine inanmıyorum. Daha önce de bizim görüşmelerimizde muhataplar, şimdi de zannediyorum görüşmeleri arkadaşlarımız yürütüyorlar, bu işin içinde olan çok tecrübeli arkadaşlarımız bu işleri yürütüyorlar. Muhataplar; bunlardan kendilerinin de rahatsız olduğunu ve bunlara engel olma yönünde, kontrol etme yönünde zorluklar çektiklerini ifade ediyorlardı, ben bunları da doğrusu öyle görüyorum. Ama bazen bir belediye başkanının, bazen bir milletvekilinin bu konularda ismi geçtiğinde de doğrusu o zaman biz de tabii tereddüt ediyoruz bazen” yanıtını verdi.

    “BEN ŞU ANDA IŞİD KONUSUNUN ÇÖZÜM SÜRECİNİ OLUMSUZ ETKİLEYECEK İLERİ BİR FAKTÖR OLARAK GÖRMÜYORUM”

    Bugün gerçekleşen güvenlik toplantısı hatırlatılarak, toplantıda IŞİD terörünün ele alınacağı ve IŞİD terörü varken PKK’nın silah bırakmayacağı yönünde Kandil boyutundan gelen açıklamaların sorulması üzerine Atalay, “Şimdi bunlar tabii değişik varsayımlar. Ben doğrusu çözüm sürecini bütün bunlardan biraz bağımsız olarak görüyorum. Tabii çözüm süreci başladığı günden bugüne bölgede konjonktürel çok değişiklikler oldu, yani bölge ülkelerde Suriye gibi yeni gelişmeler oldu, bütün bunlar tabii ki etkiliyor, yani süreci belli oranda etkiliyor. Ama ben şu anda IŞİD konusunun çözüm sürecini olumsuz etkileyecek ileri bir faktör olarak görmüyorum. Onu da doğrusu ben konjonktürel görüyorum. Zaten o konuda alınan ileri tedbirler var ve çok fazla ilerlemesi de söz konusu olmayacak gibi. Dolayısıyla ben o konuda çözüm sürecini çok fazla risk içinde görmüyorum. Ama tabii diğer konular, tampon bölge oluşturulması vesaire gibi, onlar gündemdeki konular. Onlar Hükümetin gündeminde, şimdi tampon bölge oluşturulması konuları Birleşmiş Milletler’le ilgili konulardır. Biz daha önce biliyorsunuz Suriye olaylarında da Suriye içinde bir tampon bölge oluşturulmasını teklif ettik, Birleşmiş Milletler’e Dışişleri Bakanlığımız yazı yazdı. Yani en azından bir tampon bölge oluşturulursa Suriye’den gelecek sığınmacılar Türkiye’ye gelmeden o tampon bölgede yine bizim sağlayacağımız veya uluslararası camianın sağlayacağı imkanlarla o bölgede iskan edilebilir, yani kamplar oralarda kurulabilir gibi. Ama Birleşmiş Milletler’de bu kabul görmedi, yani riskli bulundu zannediyorum. Dolayısıyla o tampon bölge Suriye içinde oluşturulamadı ve Suriye’den şu anda 1 milyonu aşkın işte bir nüfus Türkiye’de ve sınır bölgemizde de 22 tane kampımız var bizim İşin doğrusu o tampon falan oluşturma konusu Birleşmiş Milletler’in kararıyla ve güvencesiyle olabilecek şeyler, yoksa güvenlik riskleri var bunun” diye konuştu.

    “TAMPON BÖLGE NERELERDE OLUŞTURULABİLİR, TABİİ ONLAR BİR BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’LE İLGİLİ BİR KONU”

    Güvenlik risklerinin nasıl olabileceği ve tampon bölge oluşturulursa nerelerde oluşturulması gerektiği sorusu üzerine Atalay, şunları kaydetti:

    “Şu anda ben o kadar, yani bir ara vardı, diyelim ki 2 ay önce daha fazla riskliydi o, şu anda o kadar risk görmüyorum. Biliyorsunuz Yezidi dediğimiz oradaki Irak içinden Irak vatandaşlarından bize o şekilde gelenler oldu, bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı sınır ötesinde yine biz yardım ettik. Ama tampon bölge nerelerde oluşturulabilir, tabii onlar bir Birleşmiş Milletler’le ilgili bir konu, bir de tabii onun incelenmesi, karar verilmesi gerekir, yani teknik konular. Ama bizim Suriye ile ilgili talebimizde Suriye sınırı bizim 910 kilometredir, o 910 kilometrenin tamamı için öngörmüştük o zaman talep etmiştik, yani bizim sınırımız olan bölgede. Tabii, yani tampon bölge dediğimiz öyle bir şey. Sınırın öbür tarafında uygun bir mesafenin ayrılması, ama oranın tabii Birleşmiş Milletler’in garantisi içinde güvenli hale getirilmesi şarttır. Yani, o zaman tereddütler oradan oldu, sınırın ötesinde güvenliği sağlanamayan bir tampon bölge yine Suriye Hükümetinin nüfusa, oradaki vatandaşlara zarar verilebilir bombalar vesaire gibi endişeler ortaya çıkmıştı.”

    “IŞİD’E TÜRKİYE DESTEK VERDİ GİBİ, BUNLAR TABİİ ÇOK YANLIŞ VE HAKSIZ ŞEYLER”

    “Çekirdek koalisyonun içinde yer alan ülkelerin de, özellikle Avrupa ülkelerinin de tabii kaygısı var. IŞİD elemanlarının bazı onların vatandaşı olan elemanların Türkiye üzerinden kendi ülkelerine gitmesi konusu. Herhalde bu kez tampon bölge daha net Birleşmiş Milletler tarafından kurulabilir mi?” sorusuna ise Atalay, şöyle yanıt verdi:

    “Türkiye ile ilgili o konuda tabii şöyle şeyler oluyor sürekli haksız şekilde, sanki Türkiye üzerinden geçişin çok olduğu gibi veya zaman zaman iç siyasette bile IŞİD’e Türkiye destek verdi gibi, bunlar tabii çok yanlış ve haksız şeyler. Yani Türkiye’nin bu konularda tutumu çok bellidir. Bizim Suriye konusunda baştan beri politikamız bellidir. Eğer o politika iyi yürüseydi, o ilk muhalefete uluslararası destek iyi olsaydı bugün hiç bunlar olmayacaktı. Irak’ta da, Suriye’de de eğer terör unsurları geliştiyse, bu oralarda kısa sürede müdahale edilip düzenin sağlanamamasından. Dolayısıyla bu da uluslararası toplumun kendi aslında sebep olduğu bir sonuç diye bakılabilir.”

    “ORADAKİ HASSASİYETİMİZİN SEBEBİ DE BU 49 VATANDAŞIMIZ TABİİ”

    Türkiye’nin eğer çekirdek kadronun içinde insani yardım olarak bile var olursa bunun IŞİD’in Türkiye’ye karşı bir hamle yapması olasılığını gündeme getirip getirmeyeceği sorusu üzerine Atalay, “Türkiye’nin o konularda tabii bizim devletimizin bu konulardaki hassasiyetleri belli, yakın zamanda önemli görüşmeler oldu, hem NATO’da oldu, hem Ankara’da değerlendirmeler oldu. Türkiye’nin hassasiyetlerini de uluslararası camia anlıyor, öyle görüyorum ben, öyle değerlendiriyorum. Bu konuda bizim hassasiyetlerimizi anlamış oluyorlar. Türkiye’nin orada izlediği politika biraz daha farklı bir politika. Yani yardım edebileceğimiz hususlar var, edemeyeceğimiz hususlar var, oradaki hassasiyetimizin sebebi de bu 49 vatandaşımız tabii” şeklinde konuştu.

    “DIŞİŞLERİ BAKANLIĞIMIZIN AÇIKLAMALARINI KOLLAMAK LAZIM”

    49 vatandaş için bir umudun olup olmadığı sorusuna Atalay, “O konularda tabii Dışişleri Bakanlığımızın açıklamalarını kollamak lazım. Orada hassasiyetimiz; farklı açıklamalar yapılmasın, farklı bakanlıklar farklı ağızlar açıklama yapmasın. Dışişleri Bakanlığımız orada tek mercidir, gelişmeleri orası takip ediyor ve vatandaşlarımızı bilgilendiriyor. Dolayısıyla oradaki açıklamaları takip etmek lazım” cevabını verdi.

    “İHVAN’IN TÜRKİYE’YE GELMESİNDE DOĞRUSU BEN DE, KENDİM DE BİR SAKINCA GÖRMÜYORUM”

    Cumhurbaşkanının açıklamalarıyla gündeme gelen Mısır’daki darbenin ardından Katar’a kaçan İhvan liderlerinin Türkiye’ye gelmesi ile ilgili Atalay, şunları söyledi:

    “Şimdi tabii Türkiye’nin Mısır’la ilgili gelişmelerdeki tavrını başından beri biliyoruz. Türkiye o konuda çok açık bir tavır takındı, yani Arap Baharı’na biz ciddi bir destek verdik. Dolayısıyla Mısır da Arap Baharı’nın önemli halkalarından biriydi. Ve orada bu hareketin öncüleri şu anda biliyorsunuz bir askeri darbeyle indirildi yönetimden, yani seçilmiş cumhurbaşkanı ve şu an içeride yargılanıyorlar bunlar. Bir kısmının cezaları kesinleşti vesaire. Dolayısıyla o konuda Türkiye’nin o zaman da tutumu açıktı, şu anda da Sayın Cumhurbaşkanının ifadesi, yani gelirlerse bizim kapımız açık anlamında bir ifade kullanmış oldu, yani gelirlerse bakarız anlamında. Ben de aynı şeyi söylüyorum tabii. İhvan’ın, Mısır’daki darbeyle indirilmiş İhvan’ın Türkiye’ye gelmesinde doğrusu ben de, kendim de bir sakınca görmüyorum yani. Gelmeleri mümkün olursa, Türkiye’nin bunları kabul etmesinde bir sakınca görmüyorum. Orada kriter falan olarak da çok fazla kriterler sıralamak tabii herhalde söz konusu olmaz.”

    “HSYK İLE İLGİLİ KONU, YANİ BİR ANAYASAL DÜZENLEMEYİ ASLINDA GEREKTİRİYOR”

    12 Ekim’de gerçekleştirilecek HSYK seçimleri hatırlatılarak, HSYK’daki seçimin bundan sonra nasıl yapılacağı, nasıl ilerleyeceği konusunda bir çalışmanın olup olmayacağı sorusu üzerine Atalay, “HSYK ile ilgili konu, yani bir anayasal düzenlemeyi aslında gerektiriyor. Bizim başından beri talebimiz eğer şu Anayasa değişikliği mümkün olsaydı teklifimiz şuydu: Anayasada bu seçimle ilgili yeni düzenleme yapılması ve mümkün olabilirse Parlamentonun oradaki yetkisinin artırılması. Yani yasama organı bu konuda daha çok belirleyici olsun. Seçimlerin kolay yürümediği görülüyor. Bu yargı içinde seçimle HSYK’nın üyelerinin oluşturulması, birinci seçimde sorunlar oldu biliyorsunuz. Şimdi o konuda, tabii Ekim ayında, 12 Ekim’de bir seçim var ve çok ciddi bir çalışma var, orada tabii kesimler var, adaylar var, bunların oluşturduğu gruplar var, ciddi bir çalışma yürüyor. Ama benim bildiğim kadarıyla şu an öyle ileri bir hemen Meclis’e gelecek bir yasa hazırlığı söz konusu değil, varsa da ben bilmiyorum yani şu an” ifadelerini kullandı.

    12 Ekim’deki süreç sonrasına mı olacağı sorusuna Atalay, “Ona bakmak lazım, o önemli. Ama burada nihai olarak biz her halükarda bu seçimin sonucu şöyle olur-böyle olur, daha önceki yaklaşımımız; mutlaka Anayasa’da bu konunun yeniden bir düzenlenmesiydi ve Parlamentonun orada yetkisinin artırılmasıydı” yanıtını verdi.

    12 yıl sonra AK Parti’de dengelerin değiştiği belirtilerek, anketlere göre yeni Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu halkın ve AK Partililerin kabul edip etmediği ile bundan sonra Cumhurbaşkanının Çankaya Köşkü’nde olmasının neyi değiştirdiği sorusu üzerine Atalay, “Tabii son bizim gündem araştırmamız, biz biliyorsunuz AK Parti olarak toplumun nabzını iyi tutmayı çok önemli görüyoruz ve onun için her ay biz normal zamanlarda aylık, seçim dönemlerinde haftalık kamuoyu yoklaması yaptırırız ve bunu çok önemseriz. Bazen sonuçlarını açıklarız, bazen açıklamayız. Ama kendimizi denetleme anlamında doğrusu o araştırmaları çok önemli görüyoruz” diye konuştu.

    “YÜZDE 51.7 GİBİ BİR TOPLUMSAL DESTEĞE SAHİBİZ”

    Son araştırmanın Eylül ayının ilk haftasında yapıldığını bildiren Atalay, “Hem tabii Türkiye’deki yeni değişim, hem yeni Genel Başkan, hem yeni Başbakan ve yürüyen yeni politikalar doğrusu onun sonuçları da basında açıklandı, yani yüzde 51.7 gibi bir toplumsal desteğe sahibiz. Diğer partilerinkini izin verirseniz burada ben söylemeyeyim. Ama bizim 12 Haziran 2011 seçiminden beri trendimiz yüzde 50 civarıdır. Ben biliyorsunuz o konuları biraz yakından takip ederim. Her ay yaptırdığımız araştırmada yüzde 50 civarında bir toplumsal vardı. Bazen bu 1 puan düşer, bazen 2 puan yükselir. Şu anda tabii ilk Hükümetin ve ilk yeni partinin karnesi gibi bu. Yani toplumumuzun bu geçişi onayladığı, hem Cumhurbaşkanımız anlamında, hem Başbakan anlamında, hem Hükümet anlamında. Doğrusu bizim için ciddi bir gösterge oldu yani bu yeni araştırma. Bunu şöyle de yorumlamak lazım: Toplumumuz istikrar istiyor, buralardaki sorun oluşmadan, mekanizmaların iyi işleyerek büyük bir değişimin sağlanması Türkiye’de toplumu memnun etti, yani toplum neticede huzur istiyor, ekonomik istikrar istiyor. Dolayısıyla bu sonuç toplumu memnun etmiş görünüyor. Biz doğrusu bu araştırmadan çıkan sonuçtan da kendimizce memnun olduk” ifadelerini kullandı.

    “TÜRKİYE BÜYÜK BİR DEĞİŞİM GEÇİRDİ, BU DEĞİŞİM PÜRÜZSÜZ OLDU”

    Davutoğlu’na bakışın nasıl olduğu sorusuna Atalay, “Hepsinde, hem Sayın Cumhurbaşkanının seçilmesi, hem Sayın Davutoğlu’nun Genel Başkan olması konularında, hepsinde destek çok iyi, olumlu, iyi algılanmış. Dolayısıyla genel olarak biz durumdan memnunuz ama şunu tekrar ifade edeyim. En başta söyledim ya, Türkiye büyük bir değişim geçirdi, bu değişim pürüzsüz oldu, istikrarı sarsmadı, her şey hiç ekonomiye veya toplumsal hayata kriz vesaire üretecek şekilde olmadı, her şey çok düzgün gitti, dolayısıyla toplumsal hayatta da değişen bir şey olmadı, ekonomik hayatta da. Bütün bunlara baktığınızda toplumun bu huzurlu ve krizsiz geçişten çok memnun olmasını normal görmek lazım. Türkiye’nin sosyolojisini iyi bilirseniz bunu iyi anlarsınız. Vatandaş günlük hayatındaki memnuniyetini çok önemli görüyor, günlük hayatında kendisine olumsuzluklar gelsin istemiyor ve istikrar istiyor. Tabii siyasi kesimler vardır, onlar dar sınırlar içindeki kesimlerdir, onlar şeyler isterler; bazen istikrarsızlık isterler, bazen iktidar partisinin yıpranmasını isterler ama toplumun ana kesimi, ana gövdesi; istikrar olsun, huzurumuz bozulmasın, bunu ister, dolayısıyla şu anda yürüyen bu” cevabını verdi.

    “ŞU SIRADA DOĞRUSU ÇÖZÜM SÜRECİ, VATANDAŞIN GENELDE HEPSİNİN ÖNEM VERDİĞİ BİR KONU”

    “Vatandaşın önceliği ne, ilk üç önceliği; çözüm mü, paralel yapıyla mücadele mi, yargının yeniden şekillenmesi mi, IŞİD konusu mu, 49 vatandaşın Türkiye’ye gelmesi mi, yani neleri ön plana çıkartıyor?” sorusuna ise Atalay, şu yanıtı verdi:

    “Burada ben tam bir sıralama yapmayayım ama bunun hepsi belli oranda vatandaş için önemli. Ama vatandaş için günlük hayat, vatandaş için tabii ekonominin iyi gitmesi, vatandaş için istihdam alanının açılması bunların hepsinin önünde gelir. Ama şu sırada doğrusu çözüm süreci, vatandaşın genelde hepsinin önem verdiği bir konu.

    “Çözüm sürecine vatandaş büyük bir destek veriyor, çözüm süreci hayat memat meselesi” diyen Atalay, şunları söyledi:

    “Çözüm süreci sonunda ölümlerin durması, canların kaybının durması. Sonunda insan hayatı var. Şehitlerimiz geliyordu, insanlar ölüyordu, yani ülkedeki en büyük acıydı bu. Çözüm süreci onun için herkes için çok önemli ve toplumun bütün kesimlerinde çözüm süreci şu anda büyük bir destek görüyor. 1 numara. Yani nereye giderseniz gidin artık eskisi gibi tereddütler de yok. Hani bu konularda bazı bölgelerimizde bazı endişeler var, herkes, her bölgemiz de istiyor ki bu bitsin artık. Yani sıralama olarak yapmayayım, ama genel manada söyleyebileceğimiz; tabii ikinci sıra filan demiyorum, ama paralel yapı konusu Türkiye’de önemli bir konu, sıralamalar içinde yer alıyor. Ama benim söylediğim, genelde daima ekonomik hayat, istihdam, insanların günlük hayatı, geçimi en önemli kaygılarıdır.”

    “HÜKÜMETİN HERHALDE TUTUMU BELİRGİNLEŞECEK YAKIN ZAMANDA, ONU BEKLEMEK LAZIM”

    Bedelli askerlikle ilgili olarak ise Atalay, “O toplum gündeminde yer ediyor. Benim bunu dün bir yerde Milli Savunma Bakanımızla da görüşmemiz oldu bir törende, ona da dedim; bunu toplum gündeminden artık çıkartmak lazım herhalde, olumlu veya olumsuz bir şekilde artık, yani çok fazla tartışılan ve belirsizlik taşıyan bir konu olarak devam etmesin. Göreceğiz, Sayın Başbakan da dedi; ben bir brifing alacağım hem Milli Savunma Bakanlığı’ndan, hem Genelkurmay’dan, ondan sonra bu konudaki ihtiyacı göreceğiz ve karar vereceğiz. Orada Hükümetin herhalde tutumu belirginleşecek yakın zamanda, onu beklemek lazım” değerlendirmesinde bulundu.