Etiket: Çoğu

  • Diyabet Hastalarının Çoğu Tehlikenin Farkında Değil

    Çağımızın en yaygın hastalıklarından biri olan diyabete (Şeker hastalığı) yakalanan kişiler için koruyucu ayak bakımı çok önemli olmasına rağmen, çoğu zaman gerektiği kadar önemsenmiyor. Diyabet hastalarına, hiçbir sıkıntıları olmasa bile, koruma amacıyla düzenli ayak bakımlarını yaptırmalarını tavsiye eden uzmanlar, aksi takdirde, küçük bir yaranın ayak kesilmelerine kadar varan, istenmeyen sonuçlara yol açabildiğine dikkat çekiyor.

    Dr. Dilek Şire Eren, Dr. Mustafa Eren ve Dr. Gizem Toktaş Geylani tarafından kurulan Estelite Güzellik Merkezi’nin uzmanları, diyabet hastaları için ayak bakımının hayati önem taşıdığını belirtiyorlar. Merkezin kurucu ortaklarından Dr. Gizem Toktaş Geylani, diyabetik şeker hastalığının, adı kadar tatlı olmayan ve yüksek kan şekeri olanlar için ciddi risk oluşturan bir hastalık olduğunu ifade etti. Geylani, metabolik bir rahatsızlık olan şeker hastalığının etkilerinin her geçen gün daha fazla görüldüğünü kaydetti.

    ŞEKER HASTALARININ YÜZDE 90’I TİP 2 DİYABETLİ

    Hareketsiz yaşam temposu, ailesel yatkınlıklar, beslenme şeklindeki değişiklikler ve stresin, diyabet için uygun zemin hazırlayan faktörler olduğunun altını çizen Dr. Gizem Toktaş Geylani, “Şeker hastalarının yüzde 90’ı, artan yaşla ortaya çıkan tip 2 diyabetlidir. Tip 2 diyabeti olanların kan damarları etkilendiğinden kalp problemleri, kalp krizi ya da damar tıkanıklığı riskleri yükselir” dedi.

    DİYABET HASTALARI TEHLİKENİN FARKINDA DEĞİL

    Diyabet hastaları için koruyucu ayak bakımı çok önemli olmasına rağmen, çoğu zaman gerektiği kadar önemsenmediğini vurgulayan Geylani, şöyle devam etti:

    “Bazen diyabet hastaları, tesadüfen görünceye kadar, ayaklarında yaraların açıldığını fark etmeyebilir. Ayaklarına küçük gelen ve baskı noktaları oluşturan ayakkabının rahat olduğunu düşünerek satın alabilirler. Genellikle bunun sebebi, diyabet yüzünden ayağında koruyucu duyu kaybı yaşayabileceğinin farkında olmamasıdır. 10 yılı aşkın süre boyunca diyabetle yaşayan kişiler, hele de kan şekeri seviyesini dengede tutmaya dikkat etmiyorsa ayaklarında his kaybı olabileceği konusunda çok dikkatli olmalıdırlar.”

    KÜÇÜK BİR SIYRIĞIN KAPANMASI 6 AY SÜREBİLİR

    Diyabetin zaman içinde dolaşım sistemini, sinirleri ve vücudun bütün çalışma mekanizmasını etkilediğinden, açılan yaraların kapanmasının normal kişilere oranla daha zor olabildiğini aktaran Geylani, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İnce bir sıyrığın kapanması 6 ay gibi bir vakit alabilir. Bazen de küçük bir zedelenme, sonu ayak kesilmelerine kadar gidebilen, istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Ayakta ağırlık taşıma noktalarında gelişen bozukluklar, aşırı deri kalınlaşmalarına ve derin nasırlara yol açabilir. Cildin en üstünde bulunan stratum korneum tabakası baskı altında kaldığında kalınlaşmaya başlar. Bu da kan şekerinin dengesini negatif etkileyebilir. Ayakta oluşan yara geç fark edildiğinde, damar tıkanıklığı problemi de eşlik ediyorsa, iyileşme zorlaşabilir. Diyabet hastalarının yaklaşık yüzde 50’si ayakta yetersiz kan dolaşımına sebep olan damar tıkanıklığından muzdariptir. Ayağında ülser oluşan şeker hastalarının oranı neredeyse yüzde 10’u bulmaktadır.”

    KORUYUCU AYAK BAKIMI ŞART

    Diyabet hastalarına, hiçbir sıkıntıları olmasa bile, koruma amacıyla düzenli ayak bakımlarını yaptırmalarını tavsiye eden Estelite Güzellik Merkezi kurucu ortağı Dr. Gizem Toktaş Geylani, problem oluşumunu önlemek için hasta, doktor, ayak sağlığı uzmanı ve ortez uzmanının işbirliği ile ortaya çıkan multi disipliner bir çalışmanın gerekli olduğunu kaydetti.

  • “Modernleşmeyle, Roman Vatandaşların Geçim Kaynaklarının Çoğu Gitti”

    OPTİMAR Araştırma Genel Müdürü Hilmi Daşdemir, Roman vatandaşlarla ilgili olarak araştırma sonuçlarını paylaştığı toplantıda “Modernleşmeyle Roman vatandaşların geçim kaynaklarının çoğu gitti” dedi.

    OPTİMAR Danışmanlık Araştırma Şirketi, Zonguldak’ta yaşayan Roman vatandaşlara ışık tuttu. Zonguldak Roman Araştırması ve Engelli Profili Araştırması sonuçları Zonguldak Valisi Ali Kaban’ın katılımıyla yapılan toplantıda paylaşıldı. Kentteki Roman vatandaşlara yönelik algıların incelenmesini ve yaşadıkları sıkıntıların gün yüzüne çıkartılmasını sağlamak için 11 Kasım – 7 Aralık 2015 tarihlerin arasında yapılan “Sosyal Dışlanma Sorunsalı ve Zonguldak Roman Araştırması” sonuçları değerlendirme toplantısı Zonguldak Valiliği’nde gerçekleştirildi.

    Açılış konuşmasını yapan Vali Kaban “Roman vatandaşlarımızın sorun ve dertleri ile ilgilenmek, eğer yaşadıkları ayrımcılık konuları varsa bunların üstesinden gelmek devlet ve millet olarak temel vazifelerimizden biri olmalıdır. Bu ülkenin her bir ferdini ülkemizin ve şehrimizin asli unsuru olarak gördüğümüzü belirtmek isterim. Şüphesiz sorun ve sıkıntılar yaşayan gruplarımız, bazı mahallelerimiz olabilir. Ancak bu sorun ve sıkıntıları dinimizin kardeşlik emri ve cumhuriyetimizin eşit yurttaşlık bilinci ile aşacağımıza eminim. İşte bu araştırma da bu bilinçle; sorun ve sıkıntıların doğru tespit edilebilmesi ve uygun çözümler sunulabilmesi amacıyla yapıldı. Şehrimizin önde gelenleri, üniversitemiz ve yerel yöneticilerimizin bu araştırmadan istifade edeceklerini düşünüyorum. Ayrıca bu araştırmaların titizlikle yapılmasını sağlayan ve ülkemizin önde gelen araştırma kuruluşlarından biri olan Optimar Araştırma’ya ve Genel Müdür Hilmi Daşdemir’e, araştırmaya da katkı veren Dr. Mehmet Aysoy’a teşekkür ediyorum” dedi.

    Yapılan araştırmaların bulgularının paylaşılması ile devam eden programda Optimar Araştırma Genel Müdürü Hilmi Daşdemir “Bütün dünyada olduğu gibi bugün Türkiye’de de dezavantajlı gruplar ile yapılan çalışmalar büyük önem arz ediyor. Toplumun dezavantajlı kesimlerine ulaşabilecek çözüm odaklı yöneticilik şehirlerimizin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri. Roman vatandaşlarımız ve engelli bireylere ilişkin Zonguldak Valiliğimiz ve kalkınma ajansımızın gösterdiği hassasiyet son derece önemli. Müreffeh ve gelişmiş bir toplum olmamızın ancak bu sorunların üstesinden gelinmesine bağlı olduğunu paylaşmak isterim” şeklinde konuştu.

    Roman araştırması ile ilgili değerlendirmelerine Zonguldak ilinde yaşayan Roman vatandaşlarla ilgili bilgi vererek başlayan Daşdemir “Halen merkezde çoğunluğu Karaelmas, Çınartepe ve Mithatpaşa mahallelerinde olmak üzere 5 bin Roman vatandaş yaşamaktadır. Tarihsel olarak toplumdan ayrı bir yaşam biçimi ve geleneğe sahip olan söz konusu vatandaşlarımız sürekli olarak sosyal bir dışlanmaya maruz kalmıştır. Genelde basit üretim ilişkileriyle hayatlarını idame ettiren Romanlar modern yaşamın yaygınlaşmasıyla geleneksel yaşamlarını sürdürebilecek geçim kaynaklarının çoğunu kaybetmişlerdir. Biz yaptığımız araştırma ile gündelik hayattan, çalışma hayatına, aile yaşantısı ve arkadaş ortamına kadar Roman vatandaşlarımız ile ilgili algının ne olduğunu; yaşadıkları sıkıntı ve sorunların neler olduğunu ortaya koyduk” dedi.

    “ROMAN MAHALLERİ BAŞKA BİR MEKANA TAŞINMADAN YERİNDE REHABİLİTE EDİLMELİDİR”

    Yapılan araştırmanın analiz edilmesi ile ortaya çıkan önerilerini paylaşan Daşdemir, şunları kaydetti: “Romanlar hakkında toplumda farkındalığın artırılmasına ve negatif algının kırılmasına yönelik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle Romanlara yönelik negatif yargıların temelinde Roman çocukların sokakta çalıştırılmaları olduğu düşünülmektedir. Romanların düşük statülü işler dışında da toplumda görünür hale gelmelerinin sağlanması mevcut negatif yargıların dönüşmesini sağlayabilir. En önemli konulardan biri de eğitimdir. Roman çocukların ve diğer çocuklar ile aynı okullarda okumalarının koşullarının sağlanması yerinde olacaktır. Roman mahalleri başka bir mekana taşınmadan yerinde rehabilite edilmelidir. Roman yerleşimlerinin ve yaşam şekillerinin önemsendiği projeler üretilmelidir. Son olarak ise Roman vatandaşlara güven esasında yaklaşıldığının gösterilmesi gerekir”.

  • Cinsel İstismarda Saldırganların Çoğu Tanıdık

    Psikiyatri Uzmanı Sümer Öztanrıöver, cinsel istismarların, yabancı kötü görünümlü kişiler tarafından değil, tanıdık, güvenilen kişiler tarafından yapıldığını söyledi.

    Öztanrıöver, yaptığı açıklamada, cinsel istismarın en çok kız çocuklarına yapıldığını her yaş, kültür ve sosyoekonomik seviyede görüldüğünü söyledi. Yapılan bir araştırmada, kadınların yüzde 95’inin hayatlarında en az bir kez cinsel istismara uğradığını gösterdiğini belirten Öztanrıöver, cinsel istismarın ancak yüzde 15’inin bildirildiğini kaydetti.

    Cinsel istismarların, yabancı kötü görünümlü kişiler tarafından değil, tanıdık, güvenilen kişiler tarafından yapıldığını ifade eden Öztanrıöver, “Durum böyle olunca şaşkınlık, korku ve utanç ile sessiz kalınmaktadır. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi ataerkil aile yapımız, ikincisi ise hata yapmanın korkunç bir şey olarak görülmesi ve çocuklukta hata yapma hakkının bize verilmeyişidir. Bizim gibi ataerkil toplumlarda adet olduğu üzere büyüklere tek taraflı saygı esastır. Çocuktan mutlak itaat beklenir. Sevgi, genellikle şımarıp yoldan çıkacağı korkusuyla gösterilmez. Hiyerarşik, üstünlük üzerine bir güç dengesi ile verilen mesaj: Büyüklere saygı duy ve itaat et” dedi.

    “Çocuğun hayır demesi, karşı çıkması, farklı bir fikir öne sürmesi sözde onun iyiliği için şiddetle bastırılır” diyen Öztanrıöver, şöyle konuştu:

    “Böylece çocuğun en temel ihtiyacı olan onaylama-kabul edilme karşılanamaz. Hata yapmamak, esastır. Hata yaptığında kızılan, cezalandırılan yani reddedilen çocuk, hata yapmaktan korkar hale gelir ve tabii ki hatalarını gizler.

    Ailede kazandığı bu yetiler çocuğu, otorite konumundaki kişilere karşı savunmasız bırakır. Öğretmen-öğrenci ilişkisi de anne-baba ilişkisi gibi öğretmen lehine bir güç ilişkisidir. Otorite konumundaki bir öğretmen veya ailenin tanıdığı bir yetişkin, çocuğa bir de ilgi gösteriyorsa, çocuk ondan aldığı kabulün çekimine kolayca kapılabilir. Tecrübesizliği nedeniyle güvendiği kişinin gerçek niyetini ayırt edemez. Ayrıt etse bile bazen koşulsuz kabule öylesine susamıştır ki pervane böcekleri gibi gözleri körleşerek bu çekime kapılabilir. Ta ki istismar ortaya çıkana dek. Ancak ne olduğunu o zaman anlayabilir.”

    Öztanrıöver, beynin ahlaki yargı, muhakeme etme, planlama gibi soyut işlevleri yapan bölümü 20 yaşın sonunda geliştiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:

    “Dolayısıyla 20 yaşın altındaki bireylerin etkilenmesi, kandırılması ve duygusal kararlar vermesi onları istismara açık hale getirir. Önlemek için ne yapabiliriz. Önce çocuğun ihtiyacını doğru anlamak gerekir. Çocuğun ilk ihtiyacının sevgi olduğu sanılır, aslında saygıdır ilk ihtiyacı. Saygı, çocuğu hatalarıyla, fikirleriyle, davranışlarıyla olduğu gibi kabul etmedir. Saygı olduğunda hata yapma izniniz vardır. Zira hata yapmadan öğrenemezsiniz. Bu izin, başınıza gelen olumsuzluklardan dolayı kendinize zarar vermek yerine yardım istemenize yol açar. Bazı ailelerde bu denge, yanlış olarak çocuk lehine dönmüştür. Anne-baba çocuğa sınırsız tolerans gösterirken, çocuk anne-babaya saygı göstermez. Kontrolsüz, mutsuz, başarısızlıkları için daima başkalarını suçlayan olgunlaşmamış insanlar yetişir bu ailelerde. Çocuğun özdeğerini geliştiren ve cinsel istismara karşı koruyan tutum; ailede karşılıklı saygının olduğu tutumdur. Böyle ailelerde gerek anne-babanın gerekse çocuğun ihtiyaçları gözetilir, sınırlar buna göre belirlenir ve kurallar koyulur. Fikirleriyle-hatalarıyla kabul gören, bir çocuk dışarıda bir kabul arayışına ya da çekimine kapılmayacaktır.”

  • Şirketlerin Çoğu Performans Yönetimi Sürecini Kullanmıyor

    Willis Towers Watson’ın ’Performans Yönetimi Araştırması’ sonuçlarında Türkiye’nin de dahil olduğu bölgede Avrupa dışındaki ülkelerdeki şirketlerin yalnızca yüzde 36’sı etkili bir performans yönetimi sürecine sahip olduğu ortaya kondu.

    EMEA bölgesinde önde gelen 400’e yakın kurumsal firmayı inceleyen Willis Towers Watson, ’ Performans Yönetimi Araştırması’nı açıkladı. Buna göre, çoğu şirketin performans yönetimi anlamında halen geleneksel yöntemleri kullanmaya devam ettiği ortaya kondu. Araştırma sonuçlarına göre, Avrupa dışındaki ülkeler ve Türkiye’nin de dahil olduğu bölgede şirketlerin yalnızca yüzde 36’sı etkili bir performans yönetimi sürecine sahip. Ayrıca yöneticiler ve çalışanların üçte biri performans yönetim süreçlerinden memnun değil. Araştırmaya katılan firmaların büyük çoğunluğu bireysel performans hedefleri ile stratejik iş süreci önceliklerini paralel götürmek için birincil metotları olarak performans yönetimini gösteriyorlar. Buna rağmen şirketlerin yüzde 39’u yönetici kademesindeki çalışanların bunun değerini tam olarak kavrayamadıklarını ve yüzde 47’si de yöneticilerin bunu gerçekleştirmek için zamanlarının olmadığını belirtiyor.

    Araştırmaya göre, şirketlerin yüzde 49’u performans yönetimine çok az zaman ayırırken, yüzde 83’ü her bir çalışanına yılda altı saatten ve yüzde 59’u dört saatten daha az vakit ayırıyor. Çalışanlar ve yöneticileri arasında daha sık temas noktaları oluşturmak isteyen şirketlerin oranı ise yüzde 44. Şirketler performans yönetimine ayrılan zamanın yüzde 32’sinin form doldurmaya gittiğini, performansa ilişkin görüşmelere ise yeterli zaman ayrılmadığını ifade ediyorlar. Şirketlerin yüzde 72’si çalışanlarla görüşmelere yeterli zaman bulunamadığını dile getirirken, yüzde 69’u performans geri bildirimi almak ve yüzde 58’i de hedefleri belirlemek için yapılan görüşmelere yeterli vakit ayrılmadığını belirtiyor.

    “TÜRKİYE’DE KURUMSAL ŞİRKETLERİN ÇOĞU PERFORMANS YÖNETİMİ SÜREÇLERİNİ UYGULUYOR”

    Willis Towers Watson Ödül ve Yetenek Yönetimi Kıdemli Danışmanı Fulya Karakurum, “Türkiye’deki kurumsal şirketlerin neredeyse tamamı performans yönetimi süreçlerini uyguluyor. Özellikle hızlı tüketim, bilişim ve teknoloji gibi satış süreçlerinin çok yoğun olduğu sektörler performans yönetimi konusunu çok ciddiye alıyor. Bu doğrultuda aktarabileceğimiz önemli bir bilgi ise şu şekilde: Türkiye’de çalışanların yüzde 47’si bireysel performansın ölçümünde kullanılan uygun hedeflerin çalışanlar ile birlikte belirlendiğini düşünüyor. Bu oran işverenler için yüzde 61. Aynı oranlar dünyada çalışanlar için yüzde 50, işverenler için ise yüzde 54. Dünyadaki en iyi uygulamaları ortaya koyan ve çalışan değer önermesinde gelişmiş şirketler açısından bakıldığında ise bu oranlar çalışanlar için yüzde 84 ve işverenler için yüzde 72 olarak karşımıza çıkıyor.”

    Karakurum, Türkiye’deki şirketlerin performans yönetiminin etkinliğine önem verdiğine dikkat çekerek “Türkiye’de hedeflerin yanı sıra yetkinlikler de performans yönetiminin ve ölçümünün bir parçası. Performans yönetiminde yetkinliklerin kullanım oranı yüzde 70. Dünyada bu oranın yüzde 55 olduğunu, çalışan değer önermesinde gelişmiş şirketlerde ise yüzde 86 olduğunu belirtmek gerekir. Öte yandan Türkiye’deki şirketlerin yüzde 73’ü performans yönetimi süreçlerinin etkinliğini ölçümlüyor. Bu oran globaldeki tüm şirketlerde yüzde 58, çalışan değer önermesinde gelişmiş şirketlerde ise yüzde 75 seviyesinde bulunuyor” dedi.

    Araştırma, dünyada performans yönetimini başarıyla uygulayan şirketlerin bu konudaki odağının yetenek gelişimine kaydığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla şirketler ‘prosedürlerle kalıplanmış’ rutinlerden ziyade, yöneticilerin çalışanlarının hem performansını hem de potansiyelini gerçekten geliştirebilecekleri uygulama ve mekanizmaları hayata geçirmeye başlıyorlar. Y ve Z jenerasyonunun beklentileri ve işe yaklaşımları da bu uygulamaları yönlendirerek daha yenilikçi hale getirilmelerinde rol oynuyor.

    Güncel uygulamalarda temelde ortaya çıkan unsurlar ise şu şekilde sıralanıyor:

    Çalışandan beklentilerin net olarak belirlenmesi ve ifade edilmesi.

    Sık ve yerinde geri bildirim verilmesi (Üstelik bu geri bildirimin kaynağı her zaman kişinin yöneticisi olmayabiliyor.)

    Verilen geri bildirimin odağının değerlendirme değil, geliştirme olması.

    Geri bildirim ortamının daha çekici ve canlı bir şekilde yapılandırılması.

    Karakurum, performans yönetimi denildiğinde kariyer yönetiminin de asla unutulmaması gereken bir süreç olduğunu hatırlatarak “Performans yönetimi süreçlerinde, yetenek yönetiminin doğal bir uzantısı olarak kariyer yönetimi karşımıza çıkıyor. Bu anlamda kariyer yönetimi süreci içinde Türkiye’deki şirketlerin yüzde 42’si kariyer gelişim görüşmelerine yer veriyor. Bu oran globalde yüzde 33, çalışan değer önermesinde gelişmiş şirketlerde ise yüzde 53. Türkiye’deki şirketlerin yüzde 28’inde çalışanlara olası kariyer fırsatları aktarılırken, bu oranın globalde yüzde 26, çalışan değer önermesinde gelişmiş şirketlerde ise yüzde 45 seviyesinde olduğunu görüyoruz” dedi.

    Willis Towers Watson olarak performans yönetiminde benimsedikleri yeni yaklaşımı ‘dönüştürücü performans yönetimi’ olarak adlandırdıklarını belirten Karakurum, yüksek performans elde etmek için şirketlerin çalışan hedeflerini kurgularken şu noktalara dikkat etmelerini önerdi:

    Daha az sayıda ve önemli hedeflere odaklanın.

    Karşılıklı destek sağlayan hedefler oluşturmak için bireysel ve kurumsal faydayı birlikte ele alın.

    Yeteneklerin geliştirilmesi ve bilginin kazanılmasını üstün kılın.

    Uygulanabilir artışlar belirleyin ve bunları sıklıkla gözden geçirin.

    Çalışanın kontrolünde olan etkenleri dikkate alarak hareket edin.

    Araştırma sonuçlarına göre geleneksel performans yönetimi yaklaşımları şirketlerin büyük çoğunluğunda halen hakim durumda. Şirketler yılda bir veya iki kere performans değerlendirmesi yapıyorlar ve genellikle yalnızca bir tek performans skoru veya derecelendirmesine bağlı kalıyorlar. Şirketlerin yüzde 5’i performans değerlendirme süreçlerini tamamen ortadan kaldırmış durumdalar veya kaldırmayı planlıyorlar. Araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 23’ü performans derecelendirmesini veya skorlarını kullanmaktan vazgeçeceğini söylese de, bunu yapmak için adım atan şirketlerin oranı yalnızca yüzde 6’da kalıyor.

    Sonuçları değerlendiren Willis Towers Watson EMEA Yetenek Yönetimi ve Organizasyon Uyumluluğu Uygulama Grup Direktörü Angel Hoover, “Araştırma, performans yönetimi algısı ve etkinliği için şirketlerin aşması gereken çok yol olduğunu gösteriyor. Bu sonuçlar çoğu kişiyi şaşırtmayacaktır. Performans yönetim sürecinin işletme performansına etkilerini göz önüne aldığımızda acil bir çözümün gerektiği aşikar” dedi.

  • İnsanların Çoğu Çölyak Hastası Olduğunu Bilmiyor

    Genetik yatkınlığı olan kişilerde bir buğday proteini olan gluten ile ilişkili sistemik bir hastalık olarak görülen çölyak’ın günümüzde hızla arttığı, buna karşın birçok kişinin böyle bir hastalığı olduğundan haberinin olmadığı bildirildi.

    Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Tümgör, çok sık görülmesine rağmen toplumda çoğu kişinin çölyak hastası olduğunu bilmeden yaşamını devam ettirdiğini dile getirdi. Ülkemizde okul çocuklarında yapılan bir çalışmada hastalık sıklığının 110 çocukta bir olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Tümgör, ülke nüfusunun yaklaşık 80 milyon olduğu düşünüldüğünde ortalama 700 bin çölyak hastası olmasının beklendiğinin altını çizdi. Tümgör, “Oysa ülkemizde tanı konulmuş çölyak hastası sayısı yaklaşık 10.000-15.000 civarında, çölyak hastalığı tanısı neden bu kadar az konuluyor bu konunun da ayrı bir soru işareti olarak irdelenmesi gerekir” dedi.

    “HASTALIĞIN BELİRTİSİ OLMAYABİLİR”

    Çölyak hastalığı olan kişilerin çok farklı belirtilerle hastaneye başvurabildiğini belirten Prof. Dr. Gökhan Tümgör, şöyle konuştu:

    “Çölyak hastalığı her organı tutabiliyor, hastalar doktora tekrarlayan demir eksikliği anemisi, kronik karın ağrısı, ishal, kabızlık, eklem ağrıları, şişlikleri, epilepsi, karaciğer enzim yüksekliği, açıklanamayan infertilite, diş problemleri, saç dökülmesi gibi yakınmalarla başvurabiliyor.”

    Küçük çocuklarda genellikle çölyak hastalığının klasik bulguları olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Tümgör, gelişme geriliği, kronik ishal, kusma, karında şişkinlik, kas güçsüzlüğü ve iştahsızlığın çoğu hastada var olduğunu aynı zamanda bazı hastalıklarla birlikte görülme sıklığının fazla olabildiğini ayrıca tiroit bezi hastalıkları, çocuklarda şeker hastalığı ve buna benzer diğer bağışık sistemin uyarılması ile gelişen hastalıklarda da çölyak hastalığının daha sık saptandığına değindi.

    Çölyak hastalığının tanısının basit bir kan testi ile konulabildiğini belirten Prof. Dr. Tümgör, eğer test sonucu pozitif saptanırsa hastaya üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılması gerektiğini, testin negatif çıkması durumunda büyük olasılıkla kişinin çölyak hastası olmayacağını söyledi.

    Gökhan Tümgör, çölyak tanısının konulmasının önemli olduğunu, tanı konulup uygun tedavi edildiğinde hastanın yakınmalarının düzeleceğini ve sonradan gelişebilecek sorunların önlenebileceğini dile getirdi.

    EN ÖNEMLİ TEDAVİ DİYET

    Çölyak hastalığının günümüzdeki tek tedavisinin katı diyet olduğunun altını çizen Prof. Dr. Tümgör, sözlerine şöyle devam etti:

    “Diyet gluten içeren gıdaların tüketilmemesidir. Çölyak hastaları için buğday, çavdar, arpa ve yulaf toksik iken pirinç ve mısır toksik değildir. Çölyak hastalığının günümüzde başka bir tedavisi yoktur. Çölyak için farklı tedavi yöntemleri denediğini söyleyen kişilere itibar edilmemelidir. Çocuklarda diyete başladıktan sonra ishalleri durmakta, karın şişlikleri düzelmekte ve çok hızlı bir şekilde kilo almakta ve boyları uzamaktadır. Çölyak hastalığının yol açtığı tüm belirtiler kaybolmaktadır. Çölyak hastaları kesin tanı konulduğunda ömür boyu diyet yapmalıdır. Küçük yaşta çölyak tanısı konulanlar, şüpheli tanısı olanlar, endoskopi olmadan diyet başlanan çocuklar çölyak hastalığı açısından 6-7 yaşlarından sonra tekrar değerlendirilebilirler.”

    Çölyak hastalığına yatkınlığın genetik faktörle önemli derecede ilişkili olduğu saptandığına da vurgu yapan Tümgör, hastalığın aile içinde birçok kişide görülebildiğini çölyaklı kişinin birinci derece akrabalarında çölyak görülme riskinin yaklaşık yüzde 10 olduğunu belirtti.

    Prof. Dr. Gökhan Tümgör sözlerini şöyle tamamladı:

    “Çölyak hastalığı çok sık görülmesine rağmen hâlâ tanı konulan hasta sayısı azdır. Bu konunun gerek eğitimlerde gerek medyada daha çok işlenmesi gerekmektedir. Çölyak hastalığı çok yüzlü bir hastalıktır. Her türlü belirti ve bulguya yol açabilmektedir. Çocuğunuzda sebebi bulunamamış bir belirti var ise altta yatan neden çölyak hastalığı olabilir.”