Etiket: Cerrahisinde

  • Pelvik taban cerrahisinde yerli ve milli çözüm

    Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özgür Yeniel ile ekibi, her 10 kadından 1’inde pelvik organ prolapsusları (sarkma) ve her 5 kadından 1’inde görülen idrar kaçırma sorunlarının cerrahi müdahale çözümünde kullanılmak üzere yeni bir medikal ürün geliştirdi. Doç. Dr. Yeniel ve ekibini tebrik eden EÜ Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, ürünün ticarileşmesi durumunda Türkiye’nin yaklaşık 30 milyon TL’lik ithalat yükünden kurtulacağına dikkat çekti.

    EÜ Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özgür Yeniel ile ekibi, her 10 kadından 1’inde pelvik organ prolapsusları (sarkma) ve her 5 kadından 1’inde görülen idrar kaçırma sorunlarının cerrahi müdahale çözümünde kullanılan medikal ürünü geliştirmek için çalışma başlattı. Günümüzde söz konusu sorunun çözülmesi için cerrahi müdahalelerde kullanılan medikal ürünün ithal ve Türkiye bütçesine yıllık yaklaşık 30 milyon TL’lik yük getirmesi nedeniyle yerli ve milli medikal ürün geliştirmek üzere yola çıkan Doç. Dr. Yeniel ile ekibi önemli bir yol kat etti. Medikal ürünle ilgili patent başvurusunda bulunan Doç. Dr. Yeniel’i ziyaret eden EÜ Rektörü Budak, Egeli bilim insanı ile ekibini tebrik etti.

    Ülke ekonomisine ve insan sağlığına önemli katkı

    Geliştirilen medikal ürünün hem ülke ekonomisine hem de insan sağlığına ciddi katkıları olacağına dikkat çeken Rektör Budak, “Öğretim üyelerimizden oluşan bir araştırma ekibimiz, kadınlarda idrar kaçırmaya yönelik olarak geliştirdikleri medikal ürün patent alma aşamasında. Hocalarımızın milli ve yerli materyal üretimiyle tıpta yeni bir icraata imza atıyor. Özellikle ithal ettiğimiz bu biyomedikal malzemelerin toplam ithalat hacmi yaklaşık 30 milyon TL. Bunun ithalatın önlenmesine yönelik de geliştirilen ürün hem ülke ekonomisine hem de insan sağlığına ciddi bir katkı sağlayacak. Hocalarımızı çalışmaların dolayı tebrik ediyorum. Özellikle biyomedikal anlamda yatırım yapan özel sektörü de üniversitemize davet ediyorum” diye konuştu.

    “Daha etkili, güvenli, dayanıklı ve kolay uygulanabilir”

    Çalışmayla ilgili bilgi veren Doç. Dr. Yeniel, “Pelvik taban cerrahisinde kullanılan sarf malzemelerle ilgili bir çalışmamız oldu. Bu sürecin sonunda patentlenebilir olduğunu düşündüğümüz ürünün patent başvurusunu yaptık. KOSGEB’ten de destek alarak ticarileştirme sürecine başladık. Prototip geliştirme aşamasındayız. Amacımız yurt dışından ithal edilen sarf malzemenin ikamesini sağlamak üzere yerli ve kendi hastalarımıza uygun bir cihaz geliştirmek. Aynı zamanda başarılı olmamız durumunda ürünümüzü dünyada insanların hizmetine de sunmak istiyoruz. Geliştirdiğimiz ürün daha etkili, güvenli, dayanıklı ve kolay uygulanabilir” dedi.

  • Kanser cerrahisinde en temel kriter tecrübe

    Eskişehir Özel Ümit Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Uzm. Op. Dr. Alper Hacıoğlu, kanser cerrahisi hakkında bilgi verdi.

    Kanser cerrahisinin kanser tedavisinde en etkili yöntem olduğunu ifade eden Hacıoğlu, “Kanser çok uzun zamandır bilinen bir hastalık. Kanser tedavisi milattan önceden beri yapılan bir tedavi. Günümüzde artık kansere karşı çok daha gelişmiş silahlarımız var. Ama kanserin en etkili tedavi yöntemi cerrahidir. Yıllar içerisinde cerrahinin deneyimi ve teknolojinin gelişimi ile birlikte teknikler gelişmiş ve birçok kanser türüne çare olacak kadar üst düzeye ulaşmıştır” diye konuştu.

    Kanser cerrahisinde farklı yöntemler

    Kanser cerrahisinde uygulanan yöntemler hakkında bilgi veren Alper Hacıoğlu, “Günümüzde kanser cerrahisinde halk arasında kapalı yöntem olarak bilinen laparoskopik yöntem ve robotların kullanımı da söz konusu. Bunların yanı sıra tek delikten yapılan ameliyatlar ve doğal boşluklardan yapılan natural orifice olarak adlandırılan cerrahi yöntemleri de mevcut. Kanser cerrahisi özelleşmiş bir cerrahi yöntemi. İyi teorik bilgi ve iyi beceri gerektiren bir dal. Çünkü diğer ameliyatlardan farklı olarak kanser cerrahisinde sadece tümörün değil, yayılabileceği alanların da geriye kanserden eser bırakılmayacak şekilde temizlenmesi söz konusu. Lenf düğümleri ve lenf kanalları kanserin yayılabileceği yerlerdir ve bu ameliyatta temizlenmesi gerekiyor. Hastalar cerrah seçiminde buna çok dikkat etmeliler. ‘Hangi cerrah benim kanserimi en iyi, geride hiç kanserli doku bırakmayacak, sağlıklı dokulara zarar vermeyecek şekilde temizler’ diye araştırmaları gerekiyor. Bu konuda iyi eğitim almış ve tecrübeli cerrahların tercih edilmesi önemli” dedi.

    Laparaskopik ameliyatlar halk arasında popüler

    Ameliyat süresinin kanserin cinsine göre değiştiğini söyleyen Hacıoğlu, her organa yapılan ameliyatın süresinde değişiklik olabileceğini belirtti. Laparoskopik ameliyatlardan söz eden Hacıoğlu, “Ameliyat süresi, ameliyatın açık mı kapalı mı yapıldığına göre de değişiyor. Kapalı ameliyatlar açık ameliyatlara göre daha uzun sürmesine rağmen, hasta açısından hem estetik anlamda hem de ameliyat sonrası erken iyileşme ve daha az ağrısının olması nedenleri ile tercih sebebi oluyor. Son yıllarda laparoskopik ameliyatlar halk arasında çok yaygınlaştı, popüler hale geldi. Kanser tanısı ile gelen hastalar, ameliyatı kapalı yöntemle yapıp yapmadığımızı soruyorlar” ifadelerini kullandı.

    Kanser cerrahisinde en sık karşılaşılan kanser türlerinden söz eden Eskişehir Özel Ümit Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Uzm. Op. Dr. Alper Hacıoğlu, “En sık tiroit, meme, kolon kanseri ameliyatları yapıyoruz. Bu 3 kanser türünde de başarılı bir ameliyatla ve arkasından gerektiğinde verilecek ilaç tedavisi ve ışın tedavisi ile önlenebilmektedir” dedi.

  • Ortopedik eklem cerrahisinde ’Hücresel Tedaviler’ ve ’Kök Hücre Tedavisi’

    Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nevzat Selim Gökay, ortopedik eklem cerrahisindeki tedaviler hakkında önemli bilgiler verdi.

    Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nevzat Selim Gökay, ortopedik eklem cerrahisindeki tedaviler hakkında önemli bilgiler verdi. Doç. Dr. Gökay, ’Hücresel Tedaviler’ ve ’Kök Hücre Tedavisi’ konusunda açıklamalarda bulundu.

    Eklemlerimiz, hareketin sağlanmasında en önemli görevi üstlenen parçamızdır diyen Doç. Dr. Nevzat Selim Gökay, ’’O kadar ki eklem, çoğu zaman hareketle özdeşleştirilerek anılır ortopedi alanında. Kabaca tarif etmek gerekirse eklem, iki kemiğin birleştiği ve kemik yüzeylerinin yapısına göre farklı yönlerde harekete izin veren organlarımızdır’’ ifadelerini kullandı.

    Doç. Dr. Gökay sözlerini şöyle sürdürdü: ’’Kemik yapı sert ve ağrılı bir doku olduğu için birbiri üzerinde hareket etmesi sürtünmeden dolayı zor, gürültülü ve aynı zamanda da ağrılı olacaktır. İşte tam da bu noktada, eklemlerimizi oluşturan temel doku olan kıkırdak dokusu devreye girer. Kıkırdak dokusu, eklem yüzeylerinde adeta kemik yüzeylerinin üzerini kaplayan ve hareketi kolaylaştıran bir dokudur. Kıkırdak dokusunun esnekliği sayesinde eklem hareket ederken, kemik uçlarının birbirine sürtünmesi engellenir, hareketler ağrısız ve sessiz bir hale gelir’’.

    ’’Yeniden kıkırdak doku oluşturulabiliyor’’

    Kıkırdak dokusunun da diğer dokular gibi canlı ve yaşayan bir doku olduğunu dile getiren Doç. Dr. Gökay, ’’Bazen bir travma sonrasında kıkırdak dokusunda hasar oluşabilir. Kıkırdak dokusu, ne yazık ki sinir dokusu gibi kendi kendisini yenileyebilen bir doku değildir. Eklemden kıkırdağın hasar gördüğü kısımda kemik dokusu açığa çıktığı ve temas ettiği için hareket esnasında ağrı ortaya çıkmaya başlar. Vücut doğal yoldan oluşan kıkırdak hasarını onaramayacağı için hastalık uzun dönemde hastaların yaşam kalitesini etkileyen ciddi bir hale gelir. Hasar gören kısımda yeniden bir kıkırdak dokusu oluşturmak, hastalığın tedavi edilmesini sağlayacaktır. Tam kat, yani kemiğe kadar olan bir kıkırdak hasarının tedavisinde sıklıkla cerrahi bir müdahale gerekecektir’’ diye konuştu.

    Uygulanan cerrahi tedavi yönteminin kıkırdak hasarının boyutuna göre değiştiğini ifade eden Doç. Dr. Gökay, küçük kıkırdak lezyonlarının ’mikrokırık’ olarak adlandırılan, kemik iliğinin uyarılması yöntemiyle uzun yıllardır başarıyla tedavi ediliyor. Aslında bu yöntem, günümüzde uygulanan kök hücre tedavisinin temelini oluşturmaktadır. Tedavinin prensibi, kemiğin kabuğunda açılan küçük delikler boyunca, kemik iliğindeki mezenkimal kök hücrelerin yeni bir doku oluşturmasına dayanır’’ şeklinde konuştu.

    Daha geniş lezyonların tedavisinde ’mikrokırık’ yönteminin yetersiz kaldığını belirten Doç. Dr. Gökay, ’’Kıkırdak hücresi nakli, geniş kıkırdak hasarlarının tedavisinde başarı ile uygulanmaktadır. Bu yöntemin en önemli dezavantajı iki aşamalı bir cerrahi süreci gerektirmesidir. İlk aşamada kapalı (artroskopik) yöntemle alınan kıkırdak hücreleri laboratuvara gönderilerek kültüre edilir, yani çoğaltılır. Yaklaşık 30 gün sonra çoğaltılan hücreler, hastanın hasarlı kıkırdak bölgesine ekilerek, hasarlı kısım tamir edilebilir. Son jenerasyon kıkırdak nakillerinde, nakledilecek kıkırdak dokusu, sentetik olarak üretilen bir takım hücresiz çatı ağlar üzerine ekildikten sonra hastalara nakil edilmektedir. Sentetik çatı ağların yaygınlaşması ve kemik iliği uyarılması yöntemleri sonrasında hücresiz olarak bu çatı ağların hasarlı bölgeye uygulanmaları ile de başarılı sonuçlar alınması dikkatleri bu yöntem üzerine de çekmiştir’’ açıklamasında bulundu.

    ’’Kas iskelet sisteminde kök hücreler kullanılıyor’’

    Kök hücreler kullanılarak hasarlı bir dokunun yenilenmesi fikrinin uzun yıllardır gündemde olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Gökay, ’’Elde edilmelerindeki güçlükler, bu tedavinin uygulanmasını epey geciktirmiştir. Teknolojinin gelişmesiyle kök hücrelerin elde edilme yöntemleri basitleşmiştir. Kıkırdak gibi kas iskelet sistemini ilgilendiren dokuların tedavisinde, erişkin hayatta da vücudumuzda bulunabilen mezenkimal kök hücrelerin önemli olduğu saptanmıştır. Kemik iliği ve yağ dokusu, mezenkimal kök hücrelerden zengin olan vücut bölgeleridir. Özellikle yağ dokusundan elde edilen kök hücreler, hem niteliksel hem de niceliksel açıdan daha üstündürler. Mezenkimal kök hücreler, iyileşmeyi hızlandırarak, sağlıklı bir doku oluşmasını sağlayabilen, rejeneratif (yenileme) potansiyeli çok yüksek olan hücrelerdir’’ dedi.

  • (Özel Haber) Obezite cerrahisinde “donanımlı merkez” vurgusu

    Bülent Ecevit Üniversitesi Obezite ve Diyabet Uygulama ve Merkezi Müdürü Prof. Dr. Taner Bayraktaroğlu, ömür boyu sağlığı etkileyecek olan obezite cerrahisinin iyi donanımlı merkezler tarafından yapılması gerektiğini vurguladı.

    Değişen yaşam şartlarıyla dünyada ve Türkiye’de önemli bir sağlık sorunu haline gelen obezite, küçük yaştan itibaren sağlığı olumsuz etkiliyor. Hızlı ve çabuk tüketilen besinlerin yanı sıra çok kalorili beslenme alışkanlığına fiziksel aktivitenin azalması, hareketsiz yaşamın da eklenmesi, obezite ve diyabet hastalıklarının riskini hızla arttırıyor.

    Türkiye’nin ve Zonguldak’ın ilk kamu kurumuna ait ücretsiz ve kamu hizmeti yürüten bir merkez olma özelliğini taşıyan BEÜ Diyabet ve Obezite Uygulama ve Araştırma Merkezi, hastalıkların tedavisinde öncülük ediyor.

    “Erken yaşta sorun olmaya başladı”

    Merkez Müdürü Prof. Dr. Taner Bayraktaroğlu, obezitenin Dünya Sağlık Örgütünce kırmızı alarm verdiği sağlık sorunlarından birisi olduğuna dikkat çekti. Yaklaşık 4 erkek ve 3 kadından birinde obezitenin varlığını belirten Bayraktaroğlu, şöyle devam etti:

    “Obezite, değişen yaşam şartlarıyla dünyada, ülkede ve bölgemizde de olsa önemli bir sağlık sorunudur. Beslenme alışkanlıklarımız, beslenme içeriğindeki özellikle hızlı ve çabuk tüketilen, rafine karbonhidratlarla kilo almaya meyil eden ve çok kalori alma şeklinde bir beslenme alışkanlığına yönelimimiz ve fiziksel aktivitemizin azalması, asansörleri kullanmadan tutun, bilgisayar veya televizyon başında geçirilen zamanın artması, hem obezite hem de diyabet ve hipertansiyon için risk faktörüdür. Erken yaşta, çocuklarımız üzerinde bu sorun olmaya başladı. Sonuçta bu sıklığı giderek artan ve artık Dünya Sağlık Örgütü’nün kırmızı alarm verdiği noktadaki sağlık sorunlarından birisidir. Ülkemizde yaklaşık diyabet yüzde 14 civarındadır. Bölgemizde de 2004’te baktığımızda yüzde 13-14 civarında. 600 bin nüfuslu yerde yaklaşık 60 bin diyabet olduğunu öngörüyoruz. Yaklaşık 4 erkek 3 kadından birinde obezite olduğunu düşünüyoruz. Vücut kitle indeksi dediğimiz ağırlığın boyun karesine bölümüyle elde edilen değer, bu 40’ı geçince ölümcül obezite dediğimiz ağır hastalık grubu oluyor. Bunların oranlarını daha sağlıklı tespit edebilmek için araştırmalar yapıyoruz.”

    “Ömür boyu sürecek, iyi takip etmek gerekiyor”

    Obezite tedavisi için kişinin sağlık durumunu düzeltmek için beslenme, yaşam tarzı değişiklikleri, egzersiz ve medikal tedavisi sürecinde sorunların iyi saptanıp takip edilmesi gerektiğini belirten Bayraktaroğlu, obezite cerrahisindeki karar alma sürecine vurgu yaptı.

    Karar alma sürecinde ameliyatı gerçekleştiren merkezlerin iyi donanımlı olması gerektiğinin de altını çizen Bayraktaroğlu, “Obezitenin tedavisi içerisinde özellikle kişinin sağlık durumunu düzeltmek için beslenme, yaşam tarzı değişiklikleri, egzersiz ve medikal tedavisi, sorunlarını saptayıp iyi takip etmek gerekiyor. İyi takip yapılmış bireylerde vücut kitle endeksi 40 ve üzerinde olan bireylerde özellikle istekli olanlarda yapan iyi bir merkez mide ve değişik ameliyatlarla obezite cerrahisi uygulamaları var. Özellikle bu hastaların iyi seçilip, tespit edilip, uygun olanların uygun şartlarda ve iyi takip edilmesi gerekiyor. Karar verilecekse, ciddi bir karar olduğunu bilmek gerekiyor. Çünkü ömür boyu sürecek bir değişiklik yapılacak. Ameliyatla kişinin yaşam şartlarını sonra da bozmadan, beslenmesine, egzersizine dikkat ederek yaşaması gerektiğini bilerek ameliyat olması lazım. Ameliyat olurken öncesi de sonrası da ciddi önem arz ediyor. Karar veren ve uygulayan merkezler açısından iyi donanımlı olmak gerekiyor. Öncelikle bu tür bireylerin en azından bir yıl, altı ay çok iyi takip edilmelidir. Şartlar açısından, beslenme, egzersiz ve medikal tedavide yeterli ağırlık kaybı ve kilo sağlıklı sağlanabiliyorsa belki cerrahi ihtiyacı da olmayacak. Uzun dönemde cerrahi yapılacaksa karar da verilecekse iyi merkezlerde yapılmalı ve takip edilmelidir” dedi.

    “Takipte 5-10 yıl sonrası sorun haline gelebiliyor”

    Obezite ile mücadelede her zaman cerrahi müdahaleye gerek duyulmadığını, düzenli takip ile hastanın ameliyat olmadan da kilo verebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Taner Bayraktaroğlu, ameliyattan 5-10 yıl sonraki sürece değindi.

    Bayraktaroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Bariatrik cerrahi dediğimiz obezite cerrahisi diyabet için cerrahi diye de tanımlanıyor. Herkes olmak durumunda değil. Ama bunun da çok iyi ekiple yapılıp iyi izlenmesi gerekiyor. Bununla ilgili biraz Sağlık Bakanlığımızın konuya yoğunlaşması belki ihtiyaç olacak. Çünkü yapılan ameliyatların ne olduğu, ameliyatların çeşidi, kime nasıl yapıldığı, ameliyat sonrası takibinin sağlık açısından, hayatını kaybedecek bireyleri engellemek açısından önemli olduğunu söylüyorum. Dikkatli olmak ve iyi takip etmek gerekiyor. Bu hastalar ameliyat olacaksa belli kıstaslarla ameliyatın olması gerekiyor. Ameliyat öncesi kararların hastayla iyi paylaşılması, sonuçlarının da iyi takip edilmesi gerekiyor. Bu açıdan ekipte bir genel cerrah, endokrinolog, göğüs hastalıkları uzmanı, kardiyoloji uzmanı, psikiyatri uzmanı, beslenme uzmanı gerekiyor. Bu ekibin belki altı ay, belki bir yıl iyi değerlendirdiği hastalar, seçilmiş hastalar, ihtiyacı olan ve isteyenler ameliyat edilebilir. Ameliyattan sonra diyabet, kan şekeri, kilosu, sağlık açısından bir yıl, üç yıl çok iyi olan hastalarımız var. Takipte. Ancak 5-10 yıl sonrası biraz sorun haline gelebiliyor. Tekrar kilo alanlar çıkabiliyor. Bu yüzden bariatrik cerrahi geçirecek hastaların ameliyat olduğu an ciddi önem arz ediyor. Bunu da sadece ameliyat olduğu merkez değil, özellikle sağlık otoritelerinde ciddi olarak ameliyat edilen hastaları takip etmelidir. Daha yetkin olanlarca gerekirse denetlemeler çok iyi yapılmalıdır. Bu açıdan Sağlık Bakanlığımıza önemli işler düşüyor. İlgili daire başkanlıkları bu konuda belki çalışmaları vardır. Ama bu ameliyatların da uygun olup olmadığıyla ilgili kararlar ve değerlendirmeleri yapmaları ihtiyaç olacağını düşünüyorum. Kilosu olanların, kendi sağlıklarını önemsemesi ama iyi merkezlerde takip edilmesi geleceğe doğru daha iyi adımlarla, hasarsız organlarla, güçlü iyi bir nesil için ellerinden geleni yapmalarını diliyorum.”

    Bayraktaroğlu, BEÜ Diyabet ve Obezite Merkezi’nin faaliyete geçmesinde desteklerini esirgemeyen BEÜ Rektörü Prof. Dr. Mahmut Özer ve ekibine de teşekkür etti.

  • Tam Endoskopik Bel Fıtığı Cerrahisinde Canlı Ameliyatla İleri Düzeyde Kurs

    ’Tam Endoskopik Bel Fıtığı Cerrahisi’ konusunda alanının en iyi uzmanları, kurs için Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bir araya geldiler.

    Minimal İnvaziv omurga cerrahisi teknikleri içinde dünyada en ileri teknik olan ve giderek birçok merkezin ’Altın Standart’ olarak kabul ettiği Tam Endoskopik Cerrahi; dokuları koruyarak radikal tedavi avantajlarını birleştiren bir uygulamadır. Dünyada 3 ülkede Almanya, Türkiye ve Tayland’da gerçekleştiren ’Uluslararası Tam Endoskopik Bel, Sırt ve Boyun Omurgası Cerrahisi Eğitimi’ yıl boyunca 4 defa tekrarlanıyor. Az sayıda verilen bu eğitimleri gerçekleştiren ekibin Türkiye’deki öncülerinden olan Op. Dr. Ali Güven Yörükoğlu, ileri düzeyindeki eğitimlerini FeldSurgery ekibi ile birlikte yürütmektedir. Türkiye’de gerçekleşen eğitimlerin koordinasyonu Op. Dr. Yörükoğlu tarafından gerçekleştirilmektedir.

    Kurs hakkında bilgi veren Op. Dr. Ali Güven Yörükoğlu, “Bu sene 6’ncısını düzenliyoruz. Yaklaşık 2010 yılından beri 24 farklı ülkeden bu tekniği öğrenmek için cerrahlar geliyor. Başarıyla kursu tamamlayıp kendi ülkelerine dönüyorlar. Bir çoğuyla bağlantımız devam ediyor. Bu tekniği kendi hastalarına uygulamaya başladılar” dedi.

    “BU YÖNTEMLE HASTA AYNI GÜNDE TABURCU OLABİLİYOR”

    Bu işlemin 2007 yılında Dr. Sebastian Ruetten’nin Almanya’da geliştirdiği bir teknik olduğunu söyleyen Op. Dr. Yörükoğlu, “Toplumda sık görülen bel fıtığı hastalığı mikro cerrahi yöntemle başarılı şekilde ameliyat ediliyordu. Bu mikro cerrahi yöntemin bir takım dezavantajları oluyordu. Bunlar, beldeki kasların kesilmesi, kemik ve dokuya zarar verilmesi gibi dezavantajlar. Buna bağlı olarak hastanın ameliyattan sonra bir takım problemleri oluyordu. Dr. Ruetten’in geliştirdiği tam kapalı ameliyatta, hastanın kas ve kemik dokusuna zarar vermeden ameliyat yapılma tekniğidir. Hastalarımız aynı gün hastaneden taburcu olabiliyorlar. Başarı oranı diğer tekniklerle aynıdır. Avantajları ise, hastanede yatış süresi kısa, iyileşme süreci hızlı ve hastalar tarafından kabul edilmesidir” diye konuştu.

    “EĞİTİMLER 3 ÜLKEDE VERİLİYOR”

    Op. Dr. Yörükoğlu, şöyle devam etti: “Bir kursa gelmekle öğrenilmiyor. Deneyimli cerrahların yanında ameliyatları seyrederek, bu tür kurslara sürekli katılarak deneyimler arttırılmaya çalışılıyor. Türkiye’de Prof. Dr. Ali Canpolat’ın öncülüğünde devam eden bu kurslar, dünyada bu kalite ve düzeyde 3 ülkede yapılıyor. Almanya’da Eylül ve Nisan aylarında Dr. Ruetten’nin kliniğinde yapılıyor. Bu klinikte Amerika ve Avrupa katılımcılarının yönlendirildiği kurs oluyor. Taylan’da Şubat ayında Uzakdoğu katılımcıların başvurduğu kurs oluyor. Bizim içinde Türki Cumhuriyetler, Balkanlar ve özellikle Ortadoğu cerrahlarının bu sistemi öğrenmek için Türkiye’ye geldiği kurslar oluyor.”

    “BEL FITIĞINDA DÜNYADAKİ EN İLERİ TEKNİK”

    Uygulanan bu yöntemin hastaya en az hasar verip, fıtığı çıkarıp iyileştirmek olduğu vurgusunu yapan Op. Dr. Yörükoğlu, “Bel fıtığında dünyadaki en ileri tekniktir. Başarı oranı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış durumda. Birçok Avrupa ülkesinde ve Uzakdoğu’da neredeyse mikro cerrahinin yerini almış durumda. Türkiye’de hem kurslara devam edip, hem de yurt dışında öğrenip bu tekniği uygulayan merkezler olmaya başladı. Hastalar başarılı şekilde tedavi olmaya devam ediyor” dedi.

    Ameliyatın risklerine değinen Op. Dr. Yörükoğlu, “Diğer yöntemlerde risk ne varsa bunda da aynı. Bu yöntemi genel anestezi altında yapıyoruz. Narkoza bağlı ne riskler varsa bu teknikte de aynıları var. Küçük alanda küçük aletlerle çalışıyorsunuz. Hastaya ekstra riskler getirmiyor” ifadelerine yer verdi.