Etiket: Bostan:

  • Hanefi Bostan: “İstanbul Milli Eğitim Mahkeme Kararlarını Uygulamıyor”

    Türk Eğitim-Sen İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan, İstanbul Milli Eğitim İl Müdürlüğünün mahkeme kararlarını uygulamadığını öne sürdü.

    Türk Eğitim-Sen İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan, yazılı bir açıklama yaptı. Bostan yaptığı açıklamada eğitim sistemini konu alarak, Ülke genelinde olduğu gibi İstanbul’da da eğitimin sekteye uğradığını iddia etti. Bostan, Başbakanın son balkon konuşmasında “Herkesin hukuku, güvence altındadır. 78 milyon vatandaşın hukuku mutlak suretle korunacaktır” demesine rağmen kendisini dinleyenin olmadığını savundu. “Mahkeme kararlarını uygulamıyorum diyen veya diyebilen bir yönetici siz hiç tasavvur edebiliyor musunuz veya varlığından haberdar mısınız?” diyen Bostan, İstanbul Valiliği ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün, haksız yere görevden alınan okul müdürü ve müdür yardımcılarını Danıştay ve idare mahkemesi kararlarına rağmen göreve başlatmadığını iddia etti.

    Bostan, “Bazı valilikler mahkeme kararlarını uygulamaya başladı. Uygulamayanlara ne oluyor? Halbuki idareler tesis ettikleri işlemlerde hukuk ve anayasa gereğini gözetmek ve ona göre hareket etmek durumundadırlar. Anayasa hükmü gereği; kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez. İstanbul Valisi ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü hakkında 11 Ağustos 2015 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığımız suç duyurusu ile ilgili henüz bir gelişme söz konusu değil. Mahkeme kararlarını uygulamamak, kurumlar için intiharın en belirgin göstergesidir” ifadelerini kullandı. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün, eğitim sorunlarını çözme noktasında üzerine düşen görevi yapmadığını öne süren Bostan, “Öğrencilerin sağlıksız ve depreme dayanıksız okullarda eğitim sürdürmesi umurunda değil. Nitekim İstanbul’un Avrupa yakasında yıkım kararı verilen 41 okulda, İstanbul’un Anadolu yakasında da depreme karşı güçlendirme yapılması gereken 36 eğitim kurumunda eğitim devam ediyor” şeklinde konuştu.

    Hanefi Bostan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İstanbul’un Avrupa yakasında yıkım kararı verilen 41 okulla ilgili basında gerekli bilgi yer almıştı. Biz de İstanbul’un Anadolu yakasında depreme karşı güçlendirme yapılması gereken eğitim kurumlarını verelim ki, belki İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve diğer sorumlu kurumlar harekete geçerek gerekli tedbirleri alırlar. Depreme karşı güçlendirme yapılması gereken Anadolu yakasındaki eğitim kurumları; Adalar ilçesinde Büyükada Halk Eğitim Merkezi. Ataşehir ilçesinde T. Emlak Bankası Ataşehir İlköğretim Okulu. Beykoz ilçesinde Ahmet Akça İlköğretim Okulu, Beykoz Mesleki Eğitim Merkezi, Halk Eğitim Merkezi ve Aile Sağlık Ocağı, Tepetarla İlköğretim Okulu, Türker İnanoğlu İlköğretim Okulu, Yavuz Selim İlköğretim Okulu. Çekmeköy ilçesinde Erdal Yılmaz İlkokulu ve Ortaokulu, Sultançiftliği İlkokulu, Vatan Ortaokulu. Kadıköy ilçesinde Feneryolu Pratik Kız Sanat Okulu, Hayriye Kemal Kusun Özel Eğitim Okulu, İhsan Sungu İlköğretim Okulu, Kenan Evren Anadolu Lisesi. Kartal ilçesinde depreme karşı güçlendirildiği halde yıkılıp yeniden yapılması gereken okullar; Yüzüncüyıl Ali Rıza Efendi Ortaokulu, Kartal İmam-Hatip Ortaokulu, Medine Tayfur Sökmen İlkokulu. Maltepe ilçesinde; Maltepe Hülya Oğuz Anaokulu, TEV Abdullah Nezahat Erboz İlköğretim Okulu. Pendik ilçesinde Ballıca İlköğretim Okulu, Fethi Gemuhluoğlu İlkokulu ve Ortaokulu, Mahir İz İlkokulu. Sancaktepe ilçesinde 75. Yıl DMO Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi. Sultanbeyli ilçesinde Hamit Süreyya Eremsel İlkokulu. Şile ilçesinde Şehit Öğretmen Hüseyin Aydemir İlkokulu ve Ortaokulu, Şile Necda Moralıgil İlköğretim Okulu. Tuzla ilçesinde Rotary Vakfı İşitme Engelliler İlkokulu ve Ortaokulu. Ümraniye ilçesinde Birlik İlköğretim Okulu, Ümraniye Anadolu İmam-Hatip Lisesi. Üsküdar ilçesinde Burhaniye İlköğretim Okulu, Çengelköy İlköğretim Okulu, Fuat Baymur İlköğretim Okulu, Hilmi Çalıkoğlu İlköğretim Okulu, Lütfi Erçin İlköğretim Okulu ve Haydarpaşa Anadolu Lisesi-Pansiyon Binası.”

    Hükümetlerin görevinin toplumda huzuru tesis etmek, adaleti, eşitliği sağlamak ile anayasaya ve kanunlara uymak olduğunu ifade eden Hanefi Bostan, aksi bir durumda hukuk tanımazlığı, haksızlığı ve zulmü ilke edinecek bir tutum halinde çocuklarımızın ve gençlerimizin ahlaklı ve dürüst birer insan olarak yetiştirmesinin mümkün olmadığını dile getirdi.

  • Türk Eğitim Sen İstanbul İl Başkanı Hanefi Bostan:

    Türk Eğitim-Sen İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan, Doğu ve Güneydoğu’daki vatandaşların PKK vahşetinden ve ablukasından kurtarılmayı ümit ettiğini belirterek, o günün 1 Kasım olduğunu söyledi.

    Türk Eğitim-Sen İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan yazılı bir açıklama yaptı. Bostan yaptığı yazılı açıklamada, “Yıllardır öğretmenler, okul müdürü ve yardımcıları, üniversite idari personeli, kredi yurtlar kurumu personeli, sağlık, maliye, adliye, diyanet, haberleşme, ulaştırma, 4/C’li ve taşeron çalışanları velhasıl bütün kamu çalışanları yaşadıkları zulüm, haksızlık ve hak gasplarının sona ereceği günü sabırsızlıkla beklemektedir. Yandaş ve akrabaların dışında iş verilmeyen 10 milyondan fazla işsiz işe alınıp kendi alın teriyle evine, çocuğuna ekmek götürmeyi hayal etmektedir. Doğu ve Güneydoğudaki vatandaşlarımız PKK vahşetinden ve ablukasından kurtarılmayı ümit etmektedir. İşte o gün 1 Kasım günüdür. 1 Kasım her türlü haksızlığın, zulmün, kumpasın, hırsızlıkların, yıkım sürecinin ve yandaş sendikacılığın sona erdirileceği güzel ve huzurlu günlerin başlangıç günüdür” ifadesini kullandı.

    “12 Eylül dönemini bizzat yaşadığımdan dolayı, o dönemde çekilen sıkıntıları, yaşanan haksızlıkları ve yapılan zulümleri çok iyi biliyorum” diyen Bostan, “ Ancak bu bedhahlar 12 Eylülü aratacak uygulamalar içerisine girerek bütün kurumları kevgire çevirdiler. Milli Eğitim Kanununu değiştirerek 100 bine yakın okul idarecisi, şube müdürü ve öğretmenin kazanılmış haklarını çalarak, özlük haklarını tarumar ederek yandaşlara peşkeş çektiler. Bununla ilgili kurdukları kumpası bütün belgeleriyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusun da bulunmamıza rağmen 10 aydır bir işlem yapılmaması hukukun iflasının ve nasıl baskı altına alındığının en önemli delilidir. Kumpası yapanlar bilgisayarlarını yakarak suç delillerinin ortadan kalkacağını zan edecek kadar da büyük bir aldanışın içindedirler. Yine Danıştay kararlarını uygulamayan İstanbul Valisi ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü hakkında 11 Ağustos 2015 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığımız suç duyurusu ile ilgili henüz bir gelişme söz konusu değildir. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Ülkemizde Mahkeme kararlarının bilerek ve kasten uygulanmadığı bir dönem yaşamamıştır. Hukukun olmadığı ve işlemediği yerde adalet, huzur ve sükun olur mu?Milli Eğitimde yaşanan bu haksızlık ve zulümler aynıyla Sağlık Bakanlığı ve diğer Bakanlıklarda da yaşanmaktadır. İşin ilginç ve korkunç tarafı aynı haksızlık ve zulümlerin Diyanet İşleri Başkanlığında yaşanmasıdır. Nitekim başarılı 50 İl Müftüsü ve çok sayıda din görevlisi yandaş olmadıkları için fişlenerek görevden alındı. Bunlar ya Merkezde kızakta bekletilmekte ya da emekliye zorlanmaktadır. Diyanet Teşkilatındaki haksızlık ve zulümlere dayanamayan din görevlilerinin üzerlerine benzin dökerek kendilerini yakacak raddeye gelmeleri zulmün boyutunun ne kadar büyük olduğunun açık göstergesidir” ifadesini kullandı.

    “Çökme operasyonlarıyla basın yayın organlarına el konulması size neyi hatırlatıyor?” diyen Hanefi Bostan, “O halde zulmün ve haksızlığın sona ermesi ve her türlü kumpasın bertaraf edilmesi için sandık başına gitmeli, sandıklara sahip çıkmalı ve oy hırsızlığına fırsat verilmemelidir. Her türlü gaspa ve karartmaya karşı uyanık olunmalıdır. Oy hırsızlığını ve mili iradenin gaspını önleyecek olanlar sandık başlarındaki öğretmenler, kamu çalışanları ve parti görevlileridir. Hepimiz aşağıdaki tarihi uyarıyı aklımızdan çıkarmamalıyız: “Türkiye; adaleti, ahlakı ve milli haysiyeti kalmamış bir zihniyetin eliyle aşama aşama dibe çekilmekte, yürüyüşü kösteklenmektedir. Demokrasi kundaklanmakta, hak ve hukuk arayışları sekteye uğratılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, 92 yıl sonra ilk kez bu kadar zordadır, ilk defa bu denli darlık ve buhran içinde yüzmektedir. Egemenlik tek kişinin tekeline fiilen havale edilmekte, devletin bekası ve tarihi çıkarları yok sayılmaktadır. Gidişat hayırlı değildir. Huzur ve sükunet ortamı, barış ve kardeşlik iklimi hiç olmadığı kadar kararmış, karantinaya alınmıştır. Türkiye ilkel dürtülerin, ikiyüzlü niyetlerin, istismarcı politikaların, iradesiz yöneticilerin, isyankar mihrakların elinde bitap ve bitkin düşmüştür. Maalesef Türk milleti kaygı ve korku içindedir” ifadelerine yer verdi.

    Hanefi Bostan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Devletimizin üzerine koyulan rehin mutlaka kaldırılmalıdır. Demokrasinin üzerine sürülen kara leke mutlaka temizlenmelidir. Kişi hak ve özgürlükleriyle birlikte, medyaya uygulanan sansür acilen düzeltilmeli, hak yerini bulmalıdır. İş arayan milyonların feryadı duyulmalıdır. Yoksul kalan, hortumla ekmekleri çalınan masum ve mazlumların seslerine kulak verilmeli, geleceğimizi yok etmeye cüret edenler, Cumhuriyetimize diz çöktürmeye kalkışanlar süratle ayıklanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kayyuma devretme iştahıyla dolup taşan işgal komiserlerine, milli serveti kursaklarında gizleyen haramzadelere söylenecek söz vardır. İşte o söz 1 Kasım günü sandıkta söylenecektir. O günün Devletin bekasına sahip çıkıldığı, haksızlığa uğrayanların ve hakkı gasp edilenlerin hakkının iade edildiği, 10 milyondan fazla işsizin ümit ışıklarının yandığı gün, yani Bayram Günü olması dileğiyle, Yüce Milletim haydi görev başına.  Ülkenin aydınlık ve huzurlu geleceğine oy ver. Sen ne yapacağını iyi bilirsin.”

  • Mobsad Başkanı Bostan: “Konut Satışı Arttı, Mobilya Satışı Artmadı”

    MOBSAD Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bostan, konut satışındaki artışın mobilya satışında yaşanmadığını söyledi.

    Mobilya sanayi İş Adamları Derneği (MOBSAD) Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bostan, konut satışındaki artışın, mobilya satışına yansımadığını belirterek son ayda her ne kadar konut satışlarında yüzde 20’ye yakın bir düşüş olsa da, Eylül ayına kadar bir önceki döneme göre sürekli artan konut satış rakamlarından bahsedildiğini söyledi. Konut satışındaki artışın, taşınma ve doğal olarak da ev eşyalarını yenileme anlamına geldiğini belirten Bostan, “Ancak bunu bir evin olmazsa olmazı mobilya eşyalarındaki duruma göre düşündüğümüz vakit, insanlar evlerini yeniliyorlar ama mobilyalarını yenilemiyorlar. Sadece hazır mutfak, hazır portmanto, dolap gibi müteahhitlerin ev içinde sundukları temel mobilyalarda artış var. Fakat burada da hazır ürünler tercih edildiği için sektöre bir kazanç sağlamıyor. Yeni konutların hiçbirinde yeni ürün alınmadı. Dış pazarda geçen yıl mobilya sektörü yüzde 13 büyüse de, iç pazarda artış söz konusu değil” dedi.

    Adnan Bostan, son 10 yılda mobilya sektöründe pek çok değişiklik olduğunu belirterek, “Yatak odasından, çocuk odasına; ahşabından, kumaşına kadar evimizin her köşesine hayat veren mobilyaların seçimleri yaşamımızda önemli bir yer taşıyor. Eski zamanlarda sadece iş görsün diye alınan mobilyalar artık insanların hayat felsefesine, yaşam tarzlarına göre seçiliyor. Eskilerin kapısını kilitleyip örtülerle kapladığı, gözü gibi baktığı misafir odaları yerine, şimdilerde keyifli zaman geçirmeye odaklı, ferahlık ve mutluluk veren mobilyalar tercih ediliyor” dedi.

    Yaşam alanlarında her alanın etkin kullanılması açısından ergonomik modelleri tasarlamayı hedefleyen mobilya firmalarının, koltukların kollarının ince; baza ve ayaklarının ahşap olmasına özen gösterdiğini söyleyen MOBSAD Başkanı, özellikle yüksek ayaklı modellerin öne çıktığını kaydederek şu ifadelere yer verdi: “Metrekarelerin küçülmesi her metrekarenin değerini daha da arttırıyor. Örneğin; eskiden dolapların içi oldukça işlevsizdi. Şimdi ise neredeyse evdeki her şeyin rahatlıkla yerleştirilebileceği şekilde tasarlanıyor. Bu yüzden metrekare büyüklüklerinin düşmesinin, misafir odası kavramının ortadan kalmasının mobilya tarzında değişiklik yarattığını söyleyebiliriz. Sektörde tasarım ve markalaşma kilit rol oynuyor. Bu durum, mobilya tüketicisine de yansımış durumda. Artık insanlar tasarımı ön planda olan ve markalaşan ürünleri tercih ediyorlar”.

    AFRİKA PAZARINI YENİ KİLİT ÜLKESİ NİJERYA

    Türk mobilyasının Afrika pazarına yayılmasında şu an Nijeryanın Dubai’den bayrağı devralmış durumda olduğunu açıklayan Adnan Bostan, “Yakın bir zamana kadar Afrika pazarına açılmada Dubai kilit bir rol üstleniyordu. Şimdi Nijerya bu rolü üstlenmiş durumda. Nijerya kalabalık ve genç nüfusu, zengin doğal kaynakları ve Afrika Kıtası’nın adeta ekonomik merkezinde yer alması ile son yıllarda öne çıktı. Her ne kadar siyasi istikrarsızlık zaman zaman sorun oluştursa da ülke bölgenin dinamizmini lehine kullanmakta çok başarılı oldu. Hem bir geçiş ülkesi hem de merkez ülke olma hüviyetini elinde tutabilen az sayıda bölgeden biri olarak Nijerya, mobilyacılarımız için de özellikle son iki yıldır özel bir pazar olara addedilmeye başladı” dedi.

    İTHAL MOBİLYAYA EK VERGİ OLUMLU

    İthal mobilyaya getirilen yüzde 25’lik ek vergi, sektör açısından olumlu etkileri olduğunu söyleyen MOBSAD Başkanı Bostan, “Mayıs ayı sonunda Resmi Gazete’de yayımlanan ve yürürlüğe giren karara göre, ithal edilecek mobilyalara yüzde 50, aksam ve parçalarına da yüzde 25 ilave gümrük vergisi uygulaması getirildi. Özellikle Çin ile sembolleşen Uzakdoğu kökenli ürünlerine sınırlama getiren bu kararla, hem kalitesiz ve sağlık gereksinimlerini karşılamayan ürünlerin piyasadaki dolaşımı azalacak hem de sektörde ihracata yöneliş artacak. İthal mobilyalara getirilen ek vergiden önce de ithalat 1 milyar sınırını aşmadı” diye konuştu.

    Bu zamana kadar yaklaşık 400 milyon dolarlık mobilyayı Uzakdoğu’dan ithal eden Türkiye’de söz konusu rakamların ithalatın yaklaşık yüzde 50’sine denk geldiğini söyleyen Adnan Bostan, yerli üreticiyi koruma amaçlı alınan bu kararın, aynı zamanda tüketiciyi de koruma altına aldığını vurgulayarak, başlıca mobilya üreticilerinden Almanya ve İtalya’nın bu kararın dışında bırakıldığının altını çizdi.

    Doğrudan ya da dolaylı koruma önlemlerinin net bir hedefi olması gerektiğini belirten Bostan sözlerine şöyle devam etti: “Şayet ülkemizde üretilen bir ürün haksız rekabet koşulları oluşturacak şekilde ülkemize giriyorsa, bu konu muhakkak dikkatle incelenmeli. Gerek standartlara uymayışı gerekse Türk halkının yaşamına kayda değer bir katkı üretmemesi boyutuyla bahse konu ürünlerin ithalinin özendirilmemesi yerindedir. Ancak Türkiye’de olmayan bazı egzotik ağaç ve çalıların temel hammadde olarak kullanıldığı bir kısım bahçe mobilyasının da içinde bulunduğu ürün için ise aynı keskinlikte davranmak gerekmeyebilir. Kamu yararının nerede olduğunu tespit etmek için detaylı inceleme ve değerlendirme yapmak şart”.

    Ek vergi nedeniyle sanayi için özel ağaç yetiştirmeciliği Türkiye’de hız kazanabileceğini söyleyen Bostan, “Endüstriyel odun üretimi ya da özel sektör ormancılığı fikri ülkemizde artık kabul gördü. Buna büyük ihtiyaç olduğu da görülüyor. Fakat kısa vadede sonuç üretmesini bekleyeceğimiz bir konu olmadığı için bunun bir master plan dahilinde pilot bölgelerde özenle yürütülmesi ve başarısını kanıtlaması gerekiyor. Bölgenin iklimi, bitki örtüsü, hayvan çeşitliliği üzerinde derin etkileri olacak bu tür projelerin kuş ve böcek diye küçümsenemeyecek sorunları olacaktır. Bu açıdan hararetle desteklediğimiz bu fikrimin çok özenle hayata geçirilmesinden yanayız” diye konuştu.

    Sektörün en büyük sıkıntılarından bir tanesi kalifiye eleman olduğunu söyleyen Adnan Bostan, “Eskiden okumayacak çocuklar bir mobilya ustasının, araba ustasının yanına yetiştirilmek için verilirdi. Ama şimdi gençler mobilya sektöründe çalışmayı tercih etmiyor. Özellikle AVM’lerin açılması, eleman bulmamızı daha da zor duruma soktu. Çünkü gençler, daha fazla emek harcayıp bir zanaat öğrenecekleri meslek yerine kafelerde, mağazalarda çalışmayı tercih ediyorlar. Oysa bu meslekte sebat edildiği takdirde çok iyi paralar kazanabilmek mümkün. Ancak mobilya ustası olabilmek için küçük yaşlarda bu sektöre girmek gerekiyor. Çünkü belli bir yaştan sonra parmakların gelişimi tamamlandığı için parmaklar kıvraklığını kaybediyor” dedi.

    “TREND BELİRLEYEN ÜLKE KONUMUNA GELDİK”

    Uzun süredir kırmaya çalıştıkları ’Çinli’den iyi, İtalyan’dan ucuz’ klişesinin yavaş yavaş yerini ’Tasarım üreten, yüksek katma değerli mobilyada dünyanın en iyilerinden biri’ söylemine bıraktığını açıklayan Bostan, Türkiye’nin seksenli ve doksanlı yıllardaki dinamizminden gereğince pay alamayan mobilya sektörünün, yeni bin yılla birlikte yeni bir evreye girdiğini söyledi. Özellikle 2005’ten sonra güçlenen ihracat hacminin sektörü adeta geliştirdiğini belirten Adnan Bostan şunları söyledi: “Bu döneme kadar istisnai örnekleri kenara bırakırsak ’yabancı ve eleştirel göz’den mahrum firmalar kendi ölçeğinde en kaliteliyi münferiden üretme gayretindeyken artık standartlaşma, seri üretim, çevreye duyarlılık, insan sağlığı, ergonomi, estetik, kalite ve nihayetinde tasarımı birlikte isteyen bir pazarla karşı karşıya kaldılar. İnanılmaz bir dönüşüm gösteren mobilya sektörü artık dünyanın her yerinde kabul gören kalite-estetik-maliyet süzgecinden tasarımdaki başarıyla daha kolay geçiyor. Son 10 yılda sürekli büyüyüp güçlenen mobilya sektörü, hem firmaları hem de çalışanlarını dünya standartlarına taşımaya başladı. Başta İstanbul olmak üzere İnegöl, Kayseri, İzmir, Ankara gibi bölgelerde başarıyla üretilen mobilya yavaş yavaş kimlik kazanmaya başladı. Uzun yıllar boyu özellikle İtalyan tarzı ile Alman, İngiliz ve Fransız ekollerini takip eden Türk mobilyacısı bir süredir kendi Ar-Ge süreçlerine yoğunlaştı. Neticesinde ise tasarım anlamında dünyada kendine yer bulmaya başlayan, bu sayede trend belirleyen ülkelerden biri olarak öncü konuma geldik”.

    “KDV DÜŞÜRÜLMELİ”

    Başta navlun sorunu nedeni ile ABD pazarından neredeyse hiç istifade edilememesinin mobilya ihracatının genel sorunu olduğunu bildiren Bostan, “Bu ülkeye 50 milyon dolar ihracata bile henüz ulaşamadık. Almanya 14 milyar dolar ithalatı ile bizim de etkin olduğumuz pazarlardan biri. Son 5-6 yıllık dönemde ortalama 150 milyon dolar ihracat yaptığımız ve en büyük pazarımız olan Almanya şu anda (2014 sonu) ihracat pazarlarımız arasında dördüncü sıraya (2014 ilk üç çeyrekte 5’inci sırada) gerilemiştir. Bunda Avrupa’daki ekonomik daralmanın rolü olduğu gibi ülkemiz mobilyacıların pazar çeşitlendirmesi ile çeşitli savaş ve krizlerin pozitif etkisi ile Libya ve Irak gibi iki yeni pazarın öne çıkmasının da rolü vardır. Dünya mobilya ithalatında ilk beşteki diğer sıraları Fransa (7,5 milyar), İngiltere (7,5 milyar) ve Çin (7 milyar) alıyor. Bununla birlikte sektör olarak bir diğer engelimiz ise; özel sektörün önderliğinde Dünya’da Plantasyon Ormancılığının gelişmesiyle ortaya çıkan FSC gibi sertifikasyonların talebi, pratikte Türk firmalarının önünde engeldir. Zira Türkiye’de tek resmi orman sahibi bizzat devletin kendisidir. Eldeki ormanlar da doğal ormandır. Bu konuda sektörün genelinde bir rahatsızlık mevcut ve özellikle ihracatçılar Birliği ve Mobilya Sektör Meclisi kanalıyla konu gündemde tutuluyor. Geçmiş dönemlerde üretim hacmimiz 3-4 milyar dolar rakamlarına zor ulaşırken bugün perakende rakamlarla 11 milyar dolar rakamına ulaşılmıştır. Verimlilik ve ölçek ekonomisinin etkisiyle firmalar hızla büyüyüp dünya standartlarında üretim yapıp pazarlar hale gelmiştir. Mağazalar da dâhil edildiğinde neredeyse 65 bin işyerinin bulunduğu mobilya sektörü dönemsel olarak ufak değişikliklere bağlı olsa da 250 bin kişiden fazla olan toplam istihdamının yaklaşık 200 binlik kısmı doğrudan üretim süreçlerinde görev alan çalışanlardan oluşmaktadır. Mobilya sektörünün diğer bir sorunu da KDV’dir. Yüzde 18 KDV’nin bir an önce yüzde 8’e düşürülmesi gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

    “CARİ FAZLA ÜRETEN BİR SEKTÖRÜZ”

    “Mobilya sektörünün son 10 yılı cari açığın ortadan kalktığı bir dönemdir” diyen MOBSAD Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bostan, “Hatta örneğin 2014 sonu rakamı ihracatının 2.4 milyar dolar iken ithalatının 900 milyon dolar rakamların ötesine geçmeyişine göre bakarsak durum daha net ortaya çıkar. Her bir dolarlık ithalata karşılık yaklaşık 2.5 dolarlık ihracat yaparak net cari fazla üreten bir sektör olduğumuzu söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

    “KUR DALGALANMALARININ ETKİSİ SINIRLI OLACAK”

    Son dönemlerde kurda sürekli bir dalgalanma olduğunu belirten Adnan Bostan, bu durumun tüm sektörlerde olduğu gibi mobilya sektörünü de etkilediğini açıkladı. Bostan, “Kısa vadede siparişi alınmış ürünlerde kur kazancı olsa bile yeni siparişlerde ise kur dalgalanmasının sınırlı olacağını öngörüyoruz. Yine mobilya sektörü, ithal girdi oranı en düşük sektörlerden biri olduğu için üretim maliyetlerine etkisi de sınırlı kalacaktır” diye konuştu.

    KREDİ KARTI TAKSİTLERİ

    Türkiye’de alışverişlerde genellikle taksit yaptırıldığı için kredi kartına taksit sınırlamasının gündemi fazlasıyla meşgul ettiğini söyleyen Adnan Bostan, “Özellikle de bu uygulama, bizim için ayrı bir öneme sahipti. Çünkü biliyorsunuz ki mobilya alışverişlerinde tüketiciler genellikle taksit seçeneklerini kullanmak istiyorlar. Bu yüzden taksit sınırlaması ilk yürürlüğe girdiği zaman ilk 6 ay satışlarda bir düşüş gerçekleşti. Ancak kısa bir süre sonra farklı kampanya seçenekleri, sektörün dinamizmi ve tüketicinin mevcut durumu kabullenmesiyle satışlar artık belli bir ortalamada seyrediyor. Her ne kadar 21 ay önce alınan bu karar ile mobilya sektöründe taksit sınırı dokuz ayla sınırlandırılsa da bu konuda sektörün farklı katmanlarından farklı tepkiler yükseliyor” dedi. Kendi açılarından haklı nedenlerle endüstriyel ve seri üretim yapan ekonomik gruptaki firmaların bir finansal enstrüman olarak kredi kartı taksit sınırının 15, 18 hatta 24 aya çıkarılmasını istediğini duyduklarını MOBSAD Başkanı sözlerini şöyle tamamladı: “Öte yandan sektörün sayısal çoğunluğunu temsil eden binlerce küçük ve orta ölçekli üretici ve hızlı üretim firmalarının bayisi olmayan perakendeci ise özellikle bir maliyet kalemi olarak getirdiği yüklerin fazlalığı ile kredi kartlı işlemlerdeki fazla sayıda taksidin büyük bir haksız rekabet unsuru olduğunu ifade ediyor. Burada sektörün sadece yüz büyük ve çok büyük ölçekli firma ile sınırlı olmadığı gözden kaçırılmadan hareket edilmelidir”.

  • Hanefi Bostan: “Memur Ve Emeklinin Yüzde 1.8Lik Hakkı Gasp Edildi”

    Türk Eğitim Sen İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan, “Sosyal yardımlarla birlikte hesap edildiğinde en düşük dereceli memur maaşının 2 bin 200 TL; ortalama memur maaşının 2 bin 620 TL dolayında olduğu düşünüldüğünde, yüzde 1.8’lik gasp en düşük memur maaşında aylık 40 TL; ortalama memur maaşında ise aylık 47 TL’ye denk gelmektedir” dedi.

    Türk Eğitim Sen İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan, yazılı bir açıklama yaptı. Hanefi Bostan yaptığı yazılı açıklamada, “2016 ve 2017 yıllarında kamu görevlilerine ve emeklilerine verilecek zam ve tazminatlara ilişkin toplu sözleşme görüşmeleri Ağustos ayında anlaşmayla sonuçlanmıştı. Toplu görüşmelerde hükümet, 2016 yılı için ilk teklif olarak yüzde 4+4 zam önerisinde bulunmuş, daha sonra bu teklifini yüzde 6+5 olarak revize etmişti. Yapılan anlaşmaya göre 2016 yılında kamu görevlilerinin kümülatif olarak yüzde 11.3 maaş zammı alması öngörülmüştü” dedi.

    “2015 yılı toplu sözleşme metninin detaylı incelenmesi sonucunda kamu görevlilerinin bu konuda da aldatıldığı ortaya çıktı” diyen Bostan, şunları kaydetti:

    “Buna göre 2013 toplu sözleşmesinde 2015 yılının ikinci yarısı için memurlara verilmesi kararlaştırılmış olan enflasyon farkının yüzde 1.8’i; 2015 toplu sözleşmesinin 8. maddesi ile adeta çalındı ve 2016 yılı zammı gibi gösterildi. Öyle ki, 2013 yılında imzalanan toplu sözleşmeye göre 2015’de memurlara yüzde 3+3 zam verildi. Yine aynı sözleşmedeki maddeye göre 2015 yılı enflasyonunun, aynı dönemde memurlara verilen yüzde 3+3 zammın kümülatif toplamı olan yüzde 6.1’i geçmesi durumunda memurlara enflasyon farkı verileceği hükme bağlandı. Ancak ne hikmetse, 2015 yılı toplu sözleşmesinin kapsamında olmamasına rağmen Memur-Sen ve hükümet, yeni bir kararla, memurlara ve emeklilere enflasyon farkı verilmesi için; ilk altı aylık zam oranı olan yüzde 3, ilk altı ay için ortaya çıkan yüzde 1.76 enflasyon farkı ödemesi ve ikinci altı ay için verilen yüzde 3 maaş zammının kümülatif toplamı olan yüzde 7.9 oranının baz alınması üzerinde anlaştı.”

    Hanefi Bostan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “2013 toplu sözleşmesine göre, 2015 yılında enflasyonun yüzde 7.9 çıkması durumunda memurlara yüzde 1.8 oranında enflasyon farkı verilmesi gerekirken yeni imzalanan toplu sözleşmeye göre verilmeyecek. Örneğin 2015’de yıllık enflasyonun yüzde 9 çıkması durumunda 2013 toplu sözleşmesine göre yüzde 2.9 enflasyon farkı alması gereken bir memur, 2015 toplu sözleşmesine göre ancak yüzde 1.1 enflasyon farkı alabilecek. Böylelikle memurlar her şart altında yüzde 1.8 zarar etmiş olacaktır. Hükümdeki art niyet, 2016 ve 2017 yılları için öngörülen enflasyon farkı uygulamasında da açıkça görülüyor. 2016 ve 2017 yıllarında- eğer Memur-Sen ileride bu hakkı da gasp etmezse- kamu görevlileri, altışar aylık dönemde gerçekleşen enflasyonun, aynı dönemde verilen zammı aşması halinde enflasyon farkı alabilecekler. Buradan da görüldüğü üzere bu yılki toplu sözleşmede, enflasyon farkı için 2015 yılına özel bir uygulama getirilmiş ve kamu görevlilerinin yüzde 1.8’lik enflasyon farkı hakkı, sanki 2016 yılında hükümetin verdiği, Memur-Sen’in kazandığı ek bir zam gibi gösterilmiştir. Buna göre hükümetin yüzde 4+4’lük ilk zam teklifinin üzerine memurun zaten daha önce belirlenmiş enflasyon zammı eklendiğinde hiç pazarlık yapılmasına gerek kalmadan 2016 yılı için yüzde 6+4’lük bir orana ulaşılıyor. Öyle ise hükümetin ilk teklifine yalnızca yüzde 1.2’lik bir artış yapılarak sözde tarihi toplu sözleşme imzalanmış ve memurun hakkı bir kere daha gasp edilmiş bulunulmaktadır.”

    “Etik dışı davranış asla kabul edilemez” diyen Hanefi Bostan, “Sosyal yardımlarla birlikte hesap edildiğinde en düşük dereceli memur maaşının 2 bin 200 TL; ortalama memur maaşının 2 bin 620 TL dolayında olduğu düşünüldüğünde, yüzde 1.8’lik gasp en düşük memur maaşında aylık 40 TL; ortalama memur maaşında ise aylık 47 TL’ye denk gelmektedir. Toplu sözleşmede kapsam dışına çıkarak toplu sözleşmeye geriye dönük maddeler ekleyip, memurların haklarının gasp edilmesi ve buradan kaçırılan paranın sanki yeni bir zammış gibi gösterilerek kamuoyunun ve kamu görevlilerimizin aldatılması, ahlak dışı bir davranıştır.  Bu etik dışı davranış asla kabul edilemez. 4688 sayılı Kanunun 28. maddesi, toplu sözleşmelerin gelecek 2 yıl için yapılacağını hükme bağlıyor. Yani 2013 yılında yapılan toplu sözleşme 2014 ve 2015 yıllarını içeriyordu ve bu yıllar hakkında karar verildi. 2015 toplu sözleşmesi ise 2016 ve 2017 yıllarını kapsamak zorunda. Dolayısıyla 2015 toplu sözleşmesiyle geriye dönük olarak memurların haklarını gasp edecek bir değişikliğe imza atmak kabul edilemez. Memur-Sen, öncelikli olarak 2013 yılında imza altına aldığı bu maddenin 2015 yılında hem de memurların aleyhine olacak şekilde neden değiştirilmesine göz yumduğunu açıklamak zorundadır. Bununla birlikte yine Memur-Sen’in yetkili olması durumunda, bu toplu sözleşmede memurlar lehine alınmış kararları bir başka toplu sözleşme ile iptal etmeyeceğinden nasıl emin olacağız? 2016 ve 2017 yıllarına ilişkin enflasyon farkı ödemesi hükümlerine baktığımızda, yalnızca 2015 yılı için istisnai bir düzenleme getirilerek kamu görevlilerinin yüzde 1.8’lik enflasyon farkı hakkının çalındığı açıkça görülüyor” ifadelerini kullandı.

    Hanefi Bostan, “Dolayısıyla kanuna ve hukuka aykırı bir şekilde kamu görevlilerimiz adına imzalanmış bir toplu sözleşme ile müktesep hak haline gelmiş olan bir konunun, toplu sözleşme uygulanmakta iken değiştirilerek memur ve emeklilerimizin zarara uğratılma gerekçesi, Maliye Bakanlığı yetkilileri tarafından da açıklanmak zorundadır. Kaldı ki, bu garabet düzeltilmediği takdirde, 2017 yılına ilişkin enflasyon farkı hesabının ya da bir başka hükmün de bir sonraki toplu sözleşmede değiştirilmeyeceğinden kimse emin olamayacaktır. Bu bakımdan Sayın Başbakan’ı göreve davet ediyor, bu yanlışlığı bir an önce düzeltmesini talep ediyoruz. Başbakan, derhal memur ve emeklilerimizin maaşının yüzde 1.8’inin gasp edilmesine yol açan bu hükmün eski haline getirileceğini, 2015 yılında enflasyonun yüzde 7.9 değil yüzde 6.1’in üzerinde çıkması halinde kamu görevlilerine enflasyon farkı ödeneceğini ilan etmelidir. Bu hüküm düzeltilmezse Maliye Bakanlığı, vatandaşını aldatan ve zarara uğratmak için kalem oyunları yapan bir bakanlık, Sayın Ahmet Davutoğlu da memur ve emeklilerinin hukuken kazanılmış haklarının, hukuksuz bir şekilde elinden alınarak, fakru zaruret içinde yaşamasına göz yuman bir Başbakan olarak anılacaktır. Bu garabete imza atan Memur-Sen’in rengini ve ne olduğunu ise zaten herkes bilmektedir” dedi.