Etiket: Bilinen

  • Gripte Doğru Bilinen Yanlışlar

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr.Mustafa Nafiz Karagözoğlu, grip ile ilgili doğru bilinen yanlışları anlattı. Dr.Mustafa Nafiz Karagözoğlu, grip ile ilgili doğru sandığımız yanlışları açıklarken, “Hepimiz her şeye “Grip” demeye alışmışız. Belki toplum içinde birbirimize koyduğumuz tanıların en yanlışıdır” grip hastalığı” dedi.

    NEDEN GRİP’LE NEZLE SOĞUK ALGINLIĞI FARKLIDIR?

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr.Mustafa Nafiz Karagözoğlu, grip ile soğuk algınlığının farklı olduğunu ifade ederek, “Bu hastalıkların bedenimizde ortaya çıkaran Mikroplar farklıdır. Virüs dediğimiz mikroplarla hastalık ortaya çıkar. “GRİP” Influenza A, Influenza B ve Influenza C virüslerinin neden olduğu viral bir enfeksiyon hastalığıdır. Nezle-Soğuk Algınlığı hastalığını da başka virüsler yapar. Yani her burun akıntısı grip değildir.” Diye konuştu.

    GRİP OLDUĞUMUZU NASIL ANLARIZ?

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr.Mustafa Nafiz Karagözoğlu, açıklamasında şunları kaydetti: “38-39 C ateşiniz olur. Vücudunuzda yaygın ağrı, yorgunluk ve kırgınlık olur. “Dayak yemiş gibiyim” der bazen hastalar. “Daha önce dayak yediniz mi? Diye sormasak da Ruhsal olarak nasıl bir durum yarattığını anlayabiliriz. (Sırt, kol, bacaklarda olmak üzere). Genelde kuru öksürük, bazen burun tıkanıklığı , hapşırma ve boğaz ağrısı,üşüme, titreme, terleme olur.

    GRİP NASIL BULAŞIR ?

    Hayati risk doğurabilecek kadar önemli bir hastalığın bulaşmasının yollarını bilip korunmamız gerekir. En sık “Damlacık Enfeksiyonu yoluyla” ve “Tokalaşma” ile bulaşır. Yakın konuşma, öpüşme, kalabalık ortamlarda bulunma yoluyla da bulaşır. Toplumumuzda en sık kullanılan selam-samimiyet-tanışma hareketi tokalaşmadır. Hasta kişilerin çeşitli şekillerde eline bulaşan virüsler tokalaşma yoluyla hızla yayılabilir. Eğer elimizi yıkamazsak. Elimizin değdiği her yerde hastalık yayılmaya devam edebilir.

    “DAMLACIK ENFEKSİYONU YOLUYLA BULAŞMA” NE DEMEKTİR?

    Özellikle ağız içi ve üst solunum yollarında bulunan bakteriler ve virüsler dediğimiz mikroplar nefes alıp verme, öksürük, hapşırma sırasında tükrüğümüze bulaşık olarak dışarı çıkar. Ortam havasına, insanların solunum yolarına, cildine kıyafet ve eşyalarına bulaşabilir. Oradan da diğer insanlar hastalık kapabilir. Bu da özellikle “GRİP” gibi hastalıklarda yayılmayı arttırabilir. Özellikle toplu yerlerde yada yüzünüze hapşırırken ortaya çıkan bu durum “tokalaşmak” kadar virüsü yayabilir.

    HASTA KİŞİYLE TEMASTAN KAÇ GÜN SONRA BİZDE DE GRİP BAŞLAYABİLİR?

    GRİP virüsünün Kuluçka Süresi diye tarif edilen hastalık öncesi dönem 2-3 gündür. Ayrıca bağışıklık sistemimiz, başka hastalıklarımız, stres, beslenme durumumuz gibi kişisel özellikler bu süreyi değiştirebilir.

    HASTALIK BAŞLADI MI GRİP NE KADAR SÜRER?

    “İlaçla 7 günde, yatarak bir haftada” tabiri gerçeğe çok yakındır. Öncelikle Virüslere karşı %100 başarılı bir Anti Viral ilaç hali hazırda yoktur. Dolayısı ile hastalarımıza ilaçla %100 iyilik hali garanti edilemeyen hastalıklardır Viral Hastalıklar. En önemli tedavi istirahat ve bol su içimi, düzenli beslenmedir.”

    HANGİ DURUMLARDA GRİP GEÇİRİRKEN ACİL KLİNİKLERİNE BAŞVURMALIYIZ?

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr.Mustafa Nafiz Karagözoğlu, hangi durumlarda kliniklere başvurulması gerektiğini ise şöyle sıraladı;

    “39 dereceyi geçen ateşiniz var ise ve 48 saate her ne yaptıysanız düşmüyor ise,

    Grip hastalığını takiben nefes darlığınız var ve kısa kısa nefes alıyorsanız hemen bir hastane aciline başvurunuz veya 112 ye haber veriniz.

    Gripten sonra şiddetli ve geçmeyen baş ağrısı varsa veya bilinç bulanıklığınız var ise bir hastane aciline başvurunuz veya 112 ye haber veriniz.

    3 aydan büyük bebeklerde grip var ve yüksek ateş var ise (Havale geçirme riski 3 aydan büyük bebeklerde ateşolduğunda son derece yüksektir.) hemen bir hastane aciline başvurunuz veya 112 ye haber veriniz.

    Ayrıca, yutkunurken zorlanma ve ağrı, göğüs, kulak ve sinüzit bölgenizde ağrınız var ve balgamlı öksürük var ise, dudaklarda-parmak uçlarında morarma-nefes darlığı-genel durum bozukluğu varsa mutlaka doktor başvurusu yapınız.

    GRİP HASTALIĞINDA HAYATİ TEHDİT NEDİR?

    Özellikle Akciğerlerde ortaya çıkan enfeksiyon çok önemlidir. Zatüree veya Pnömoni denilen bu hastalık bazen sadece virüslerle, bazen de hem virüs hem de bakterilerle ortaya çıkabilir. Özellikle solunum yetmezliğine kadar gidebilen ilerlemiş durumlar söz konusu olabilir. Bu nedenle bu açıdan dikkatli olmak gerekir.

    GRİP HASTALIĞINDAN NASIL KORUNALIM?

    Sağlamsak; Öncelikle sakınmak gerekir. Hasta olduğu bilinen insanlarla temastan sakınalım. Hastane veya hasta ziyaretlerinde mümkünse ağzı ve burunu kapatabilen maskeler kullanalım. . Ellerimizi bol su ve sabun kullanarak yıkayalım. Uykumuza ve beslenmemize dikkat edelim. Mevsim sebze ve meyvelerinden yiyelim. Aşı ile ilgili doktorlarımızın önerilerini dinleyelim. Aşı yaptırmamız gerekiyorsa sakınalım.

    Hastaysak; Aksırırken ve öksürürken ağzımızı kapatmalıyız. Bol su ve sabunla ellerimizi ve yüzümüzü yıkayalım. Verilen ilaçlar olursa düzenli alalım. Hasta olduğumuzu yakınlarımıza söyleyelim. Kişisel korunma tedbirlerinin tam alınmasınısağlayalım. İstirahat edelim. İşyerine giderek diğer sağlam insanlara hastalığı bulaştırmayalım.

    GRİP HASTALIĞI HANGİ YAŞLARDA DAHA ZOR GEÇER?

    6 ile 23 ay arası bebekler, İleri yaşta olanlar (65 üstü…) hastalık açısından daha büyük riskler taşırlar. Hastalığın bu yaşlarda başlaması kolay, geçmesi zordur. Ayrıca zatüree ve solunum yetmezliği açısından bu yaş grupları daha risklidir.

    ALERJİSİ OLANLAR GRİP HASTALIĞINA DAHA KOLAY YAKALANIR MI?

    Hayır… Yapılan çalışmalar alerji öyküsü olanların diğer insanlarla eşit riske sahip olduklarını göstermiştir.

    KİMLER GRİP AÇISINDAN RİSKLER TAŞIYOR?

    Kalabalık ortamlarda bulunanlar yüksek risk altındadır. Yuvaya giden çocuklar, ilkokul öğrencileri, yaşlı ve bakım evi kalanlar ve çalışanlar, ileri yaştaki insanlar, kalp ve hipertansiyon hastaları, kronik akciğer hastalığı olanlar, hastanelerde sağlık personeli, Diyabeti olanlar (Şeker hastalığı), böbrek hastalığı olanlar, “Hemoglobinopatiler” denilen kan hastalığı grubundakiler, vücut bağışıklık sisteminde zayıflık yaratan hastalığı bulunanlar (İmmünolojik hastalıklar) GRİP geçirirken solunum yetmezliği ve ölüm açısından yüksek riskli gruplardır.

    “BANA BİR GRİP İLACI VERİR MİSİNİZ?”

    GRİP hastalığının tanısının konduktan sonra tedavisi ancak doktor önerisiyle olur. Bunun içinde önce muayene ve gerektiğinde tetkiklerin yapılması gereklidir. GRİP ilacı diye satın alıp kullandığınız günlük ilaçlar GRİP hastalığını iyileştirmez. GRİP hastalığında ortaya çıkan şikayetleri hafifletebilir. Anti-Viral ilaçlar GRİP hastalığının tedavisinde kullanılabilir. Ancak %100 iyilik hali beklentisi ile kullanılmaz. Her bedende cevap ayrı gelişebilir.

    GERÇEK ANTİ VİRAL İLAÇLAR HANGİLERİDİR?

    Bilimsel isimleri amantadin, rimantadin, zanamivir, oseltamivir dir. İlk iki günde başlamak kaydıyla etkili olabilen ilaçlardır. Potansiyel etkisi herkeste aynı şekilde tam ve güvenilir değildir. Virüsler bu ilaçlara karşı çok çabuk direnç geliştirebilmektedirler.

    GRİP İLACI DİYE GÜNLÜK HAYATTA BİLDİĞİMİZ İLAÇLARI NASIL KULLANMALIYIZ?

    Nezle-Soğuk algınlığına “GRİP olduk.” Diyip Eczanelere ilaç için girmek doğru bir uygulama değildir. Özellikle GRİP ilacı denilerek ilaç almayalım. Doktorunuz tarafından bir ilaç önerilmediyse ilaç kullanmak anlamlı değildir. Buna rağmen bu gibi ilaçları kullanmak istiyorsanız. Mutlaka Doktorunuza siz danışın. Çünkü bu tip ilaçlar hiçte masum değildir.

    GRİP İLACI DİYE BİLİNEN İLAÇLARI KİMLER DİKKATLİ KULLANMALI?

    Hipertansiyon, ciddi kalp damar hastalığı bulunanlar, tiroid bezinin fazla çalışması, diyabet, astım bronşit, glokom, amfizem, kronik akciğer hastalığı, böbrek ve karaciğer fonksiyon bozuklukları, prostat büyümesine bağlı idrar tutukluğu gibi durumlarda dikkatli kullanılmalıdır.

    KARACİĞER YETMEZLİĞİ OLANLAR GRİP İLACI DİYE BİLİNEN İLAÇLARI KULLANIRKEN NELERE DİKKAT ETMELİ?

    Karaciğer yetmezliği tanısı konulmuş olan hastalar bu tip ilaçları doktor bilgi ile kullanmalıdır. Karaciğerin çalışmaları bozulabilir. 12-48 saat içinde karaciğer enzimleri yükselebilir ve protrombin zamanı uzayabilir, ancak yan etkiler dozun alınmasından 1-6 gün sonrasına kadar görülmeyebilir. Kronik alkoliklerde, tedavi edici dozlardan sonra ağır karaciğer hasarı ortaya çıkabilir. Günlük toplam doz 2 gramın altında tutulmalıdır.

    GRİP İLACI OLARAK BİLİNEN İLAÇLARIN BAŞKA YAN ETKİSİ VAR MI?

    İçerdikleri “Klorfeniramin maleat” maddesi dikkati azaltıp, uykuya meyili arttırabilir. Dikkat gerektiren makinelerde çalışanlarda, tehlikeli ve/veya yüksek yerlerde çalışanlarda veya vasıta kullananlarda kazaya neden olabilir. Bu tip ilaç alanlar bu nedenle çok dikkatli olmalıdırlar.”

  • Düşük Karbonhidrat Diyetlerinde Doğru Bilinen Yanlışlar

    Düşük karbonhidrat diyetleri son zamanların en popüler zayıflama reçeteleri arasında yer alıyor. Uzmanlar, ketojenik beslenme başta olmak üzere, karbonhidrat alımının azaltıldığı diyet alternatiflerinde pek çok doğru bilinen yanlışın yapıldığını söylüyor.

    Düşük karbonhidrat diyetlerinde doğru bilinen yanlışları sıralayan Estetik International Sağlık Grubu diyetisyenlerinden Hale Taşgın,“Estetik International kliniklerimizde sağlıklı beslenme ve kilo kontrolü için danışanlarımıza yardımcı olmaya çalışıyoruz. Son zamanlarda en fazla sorulan sorular arasında düşük karbonhidrat diyetleri yer alıyor. Biz milletçe ekmek tüketmeyi seven bir toplumuz. Ekmek ve türevleri günlük karbonhidrat alımının büyük bir bölümünü oluşturuyor. Diğer yandan düşük karbonhidrat alımını destekleyen diyetler hakkında doğru bilinen yanlışlar zaman zaman bu diyetlerin son derece sağlıksız olduğunun düşünülmesine de yol açıyor. Eğer bu tarz bir diyet yapmak istiyorsanız, mutlaka diyetisyen kontrolünde uygulama yapılmasını öneriyorum” dedi.

    YANLIŞ: SIFIR KARBONHİDRAT

    Hale Taşgın, “Yapılan en büyük hata bu aslında çünkü bedenin karbonhidrata ihtiyacı vardır. Alınacak miktar, nereden alınacağı ve zamanlamanın diyetisyen tarafından belirlenmesi gerekir. Akademik tavsiyeler, yaptığınız diyetin %20 ile %30 oranında karbonhidrat içermesi doğrultusundadır” diye konuştu.

    YANLIŞ: SEBZE VE MEYVE YOK

    Sebze ve meyvelerin karbonhidrat içeriği düşük karbonhidrat diyetlerinde en fazla sorgulanan soruların başında geldiğini belirten Taşgın, “Karbonhidrat alımı sebze ve meyvelerle desteklenmelidir. Elbette yine miktar ayarlaması yapılmalıdır. Karbonhidrat alımınızı özellikle sebze ve meyvelerden, sağlıklı kuruyemişlerden yapmalısınız” dedi.

    YANLIŞ: BÖBREKLERE ZARAR VERİR

    Böbrek hastaları için hazırlanan beslenme programından söz eden Taşgın, “Böbrek hastalarına proteinden düşük bir beslenme programı hazırlarız bu doğru fakat düşük karbonhidrat beslenme tarzında önerilen protein miktarları sağlıklıdır ve insan bedeninin ihtiyaçlarından daha fazla ya da az değildir. Böbrek hastaları bu tarz diyetleri yapmayı düşünmesinler ama herhangi bir sorunu olmayanlarda böbrek rahatsızlıklarına yol açmadığını da eklemek isterim” ifadelerini kullandı.

    YANLIŞ: KEMİKLERDEKİ KALSİYUMU YOK EDER

    Bilinen en büyük yanlışın düşük karbonhidrat diyetlerinin bedene aşırı miktarda protein yüklediğinin düşünülmesi olduğunu vurgulayan Taşgın, “Eğer bedeninize çok yüksek protein yüklemesi yaparsanız, kalsiyum idrar yolu ile dışarı atılır. Oysaki bu diyetlerde doğru miktarlardaki protein alımı yapılır ve bu da kemiklere zarar vermek yerine, koruyucu etki yapar” dedi.

    Ekmeği keserek kilo vermeyi planlıyor ama ekmek yemeden yapamıyorum diyenlere ise, tavsiyelerde bulunan Estetik International Sağlık Grubu diyetisyenlerinden Hale Taşgın şunları ekledi: Sağlıklı ve kaliteli ve özellikle bitkisel yağları diyetinize eklerseniz, uzun süre tok kaldığınızı ve acıkmadığınızı hissedeceksiniz ve ekmeği aramayacaksınız. Avokado, çiğ badem, somon gibi kaliteli yağları olan besinler yediğinizde bu doyma hissini maksimum seviyede yaşarsınız. Fakat tekrar hatırlatmakta fayda var. Düşük karbonhidrat diyeti mutlaka diyetisyen kontrolünde yapılmalıdır”.

  • Sanko, ’En Beğenilen, En Bilinen Şirketler Arasında

    SANKO, aylık iş hayatı ve ekonomi dergisi tarafından gerçekleştirilen araştırmada, Türkiye’nin en beğenilen ve en bilinen şirketleri arasına girdi.

    Businesslifi dergisinin Aralık sayısında yer alan habere göre, araştırmada 50 sektörün ilk 5 şirketine yer verildi. Abonelerin katılımı ile gerçekleştirilen araştırmada, Türkiye’nin en bilinen şirketleri” arasına giren SANKO Holding, Ar-Ge ve Finansal Sağlamlık kategorisinde de bilinen şirketler arasında değerlendirildi. SANKO Holding, tekstil sektöründe ise bilinen kategorisinde ilk, beğenilen kategorisinde ikinci sırada yer aldı. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Seyfettin Bayram, Türkiye’nin en beğenilen ve en bilinen şirketleri ile sektörlerin en beğenilen ve en bilinen şirketleri araştırmalarında her sektördeki profesyonellerin ve abonelerin bakışını yansıttığını kaydetti.

    SANKO HOLDİNG

    Temeli 1904 yılında 7 dokuma tezgahıyla atılan SANKO, tekstil, enerji, inşaat, ambalaj, iş ve tarım makinaları, bilişim, finans, AVM, gayrimenkul, eğitim ve sağlık olmak üzere 11 değişik sektörde faaliyet gösteriyor. SANKO şirketleri, 100’ün üzerinde ülkeye ihracat gerçekleştiriyor. Yaklaşık 14.000 kişinin istihdam edildiği SANKO, daima temel ve gerekli ürün ve servislere yatırım yaparak, topluma kaliteli ürün ve servis sunma çabasıyla da biliniyor. ABD, Avrupa, Asya ve Afrika’da 40 dolayında ofisi ile bütün ülkelere ulaşabilme gücüne sahip olan SANKO şirketleri, son teknoloji ile donatılan işletmelerinde, dünya standartlarında üretim yapmaktadır.

  • (Özel Haber) Diş Sağlığında Doğru Bilinen Yanlışlar

    Uzmanlar, ağız ve diş sağlığında doğru bilinen yanlışlara dikkat çekti.

    Toplumda yaygın olan yanlışların birçok diş sağlığı problemini beraberinde getirdiğini ifade eden uzmanlar, vatandaşları uyardı. Her gebelikte diş kaybedildiği ve bebeğin dişten kalsiyum aldığı gibi yanlış bir inanç olduğunu ifade eden Bursa Özel Hayat Hastanesi Diş Sağlığı bölümünden Dr. Begüm Adiloğlu, “Anne adayı olmayı düşünen kişilerin mutlaka gebelik öncesi ağız ve diş sağlığı tedavileri yapılmalı. Ağız bakımına önem verilmemesi ve gebelerin yüzde 70’inde olan kusmalara bağlı olarak dişlerde hassasiyetler meydana gelebilir. Uzun süreli kusmalar sebebiyle midedeki asidin ağız boşluğuna gelmesinden dolayı annenin dişlerinde çürükler ve diş eti enfeksiyonları oluşur. Gebelik sırasında diş fırçalama, diş ipi ve 3 ayda bir doktor kontrolü önemlidir” dedi.

    Gebelikte değişen hormonlarla birlikte diş eti hassasiyeti ve kanamaların çoğalacağını ifade eden Adiloğlu, “Her hamilikte anne adaylarının diş kaybı yaşayacağı bilgisi kesinlikle yanlıştır. Bebeğin gelişmesi için annenin dişlerinden kalsiyum çekilmesi yani dekalsifikasyon olduğu ve bu sebepten diş kaybının meydana gelebileceği şeklindeki inanış ve söylentilere inanmamak gerekiyor. Çünkü gebelik döneminde bebekler kalsiyumu annenin kemiklerinden karşılamaktadır. Ancak, hamilelikte yaşanan fizyolojik, hormonal ve psikolojik değişikliklere bağlı olarak diş eti hassasiyeti oluşur ve diş eti iltihaplarının görülme sıklığı artar” diye konuştu.

    Diş çürüklerinin irsi olduğu inancının da yanlış olduğuna dikkat çeken Adiloğlu, “Diş çürükleri kişiden kişiye farklılık gösterir. Bunun bazı sebepleri irsi olsa da ağız hijyenine gereken önemi vermemek, kötü beslenme alışkanlıkları ya da diş hekimi kontrollerini önemsememek çürüklere davetiye çıkarır. Diş çürükleri bulaşıcı bir hastalıktır. Toplumda en sık görülen rahatsızlıktır. Ancak doğru diş fırçalama ve gereken özenin ağza gösterilmesiyle bu önlenebilmektedir. Diş çürükleri genetik değildir” şeklinde konuştu.

    Süt dişlerinin tedavi edilmek yerine erken çekilmesi bilgisinin de yanlış olduğunu anlatan Adiloğlu, impilantın kansere sebep olduğunu da yalanladı. Adiloğlu, impilantın diş hekimleri tarafından güvenli bir şekilde kullanılmakta olduğunu ve çiğneme ile estetik açısından çok öneme sahip olduğunu söyledi.

    Dişleri fırçalamadan önce macun ve fırçayı ıslatmanın diş sağlığını olumsuz etkilediğine dikkat çeken Dr. Adiloğlu, “Dişlerimizi fırçalamadan önce fırçamızı ıslatmak faydanın aksine dişlerimize zarar verir. Islatmak, fırça kıllarının yumuşamasına sebep olur. Macunun ise ıslatmadan ağız içerisinde kendiliğinden köpürmesi gereklidir. Süpürme şeklinde dişlerimizi fırçalamamız yeterlidir. Diş taşı temizlemenin de zararlı olduğu bilgisi çok yanlıştır. Tam tersine diş taşlarının o bölgede bulunmaları hem diş etlerine hem de kemiklere zarar vermektedir. Bu sebeple 6 ay aralıklarla diş hekimleri tarafından kontrollerin yapılması ve gerekli görüldüğü takdir diş eti taşlarının temizlenmesi lazım” dedi.

  • Etader Rüzgar Enerjisinde Bilinen Şehir Efsanelerini Açıkladı

    Enerji ve Isı Tasarrufu Derneği (ETADER), rüzgar enerjisi hakkında doğru bilinen yanlışları açıkladı.

    Fosil yakıtları tüketmekten vazgeçip yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmediği sürece Türkiye’yi karanlık bir geleceği beklediğini belirten Enerji ve Isı Tasarrufu Derneği (ETADER), rüzgar enerjisinin yenilenebilir enerji seçenekleri arasında kirliliğe neden olmayan ve çevreye etkisi asgari düzeyde kalan bir kaynak olduğunu belirterek rüzgar enerjisine dair hala kuşkuları olanlar için doğru bilinen 8 yanlışı açıkladı.

    ETADER doğru bilinen 8 yanlışı şöyle açıkladı:

    “Türkiye rüzgar enerjisinden yeterli verimi alabilecek bir coğrafya değildir” iddiasının yanlış olduğunu; Almanya Rüzgar Enerjisi Enstitüsü DEWI’nin verilerine göre Türkiyenin rüzgar potansiyeli İspanya’nın rüzgar potansiyeline eşdeğer olduğunu belirten ETADER, İspanya’nın Avrupa’da rüzgar santrali kurulu gücüne sahip ülkeler arasında Almanya’dan sonra ikinci sırada yer aldığını açıkladı.

    Rüzgar enerjisinin kesintisiz bir güç kaynağı olmadığı iddiasıyla ilgili olarak ETADER, Türkiye’nin rüzgar haritasının yılın neredeyse tamamında rüzgar enerjisinden elektrik üretilebileceğini gösterdiğini vurgulayarak depolama kapasitesinin saatlik üretimin ortalama 6 katı civarında oluşturulduğu takdirde başka hiçbir enerji desteğine ihtiyaç duymadan enerji üretebileceğini kaydetti.

    Rüzgar enerjisi doğal yaşama zarar verdiği ve kuş ölümlerine yol açtığı kanısının da yanlış olduğunu açıklayan ETADER,”Her rüzgar enerji santrali projesi Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarının titizlikle incelenmesi sonucunda oluşturulur. Göç güzergahları gibi büyük kuş ya da yarasa gruplarını çeken bölgelere kurulmamasına büyük özen gösterilir. İspanya’da Navarra eyaletinde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre büyük ve orta büyüklükteki kuşların yıllık ölüm oranı türbin başına 0.13. ABD istatistiklerine göre, her yıl binalara çarparak ölen kuş sayısı 1 milyar, taşıtlara çarparak ölen kuş sayısı ise 80 milyon. ABD’deki ticari rüzgar türbinlerinin, insan yapımı yapılar ve faaliyetlere çarpmalarla kıyaslandığında, her yıl ölen tüm kuşların yalnızca yüzde 0.01-0.02’sinin direkt ölümünden sorumlu olduğu hesaplanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

    Rüzgar enerjisi santrallerinin gürültü kirliliğine neden olduğunun da iddia edildiğini açıklayan dernek şunları açıkladı; “Teknolojideki gelişmelerle birlikte modern bir rüzgar türbinin 300 metrelik bir mesafede artık en fazla bir buzdolabı kadar gürültü yayar duruma geldi. Öyle ki sessiz kırsal bölgelerde esen rüzgarın sesi, genellikle türbinlerin sesinden daha yüksek olduğunu, yine de ÇED raporlarına istinaden muhtemel rahatsızlıkların önlenmesi için rüzgar türbinleri civardaki yerleşim yerlerinin yeterince uzağına kurulması önceliklidir”.

    Rüzgar enerjisi santrallerinin tarımsal faaliyetlere zarar verdiği iddiasıyla ilgili olarak Enerji ve Isı Tasarrufu Derneği “Santraller kurulu olduğu alanın yalnızca yüzde 1’ini işgal ediyor. Alanın geri kalanı tarım, ormancılık gibi faaliyetlerde kullanılabilir. Rüzgar türbinleri hiçbir atık çıkarmadığından topraklar, göller ve akarsular temiz kalır. Su da kullanmadığı için tasarruf edilen su, tarıma ve insanların kullanımına ayrılır. Oysa termoelektrik santrallerde her gün binlerce ton su tüketilir” açıklamasında bulundu.

    Rüzgar türbinleri elektronik aletlerin çalışmasını engeller iddiasının da yanlış olduğunu açıklayan dernek şunları açıkladı “Rüzgar türbinlerinde kullanılan kanatlar manyetik dalgaları etkilemekten çok onları engelleyebilir bu da kısa mesafeler için geçerlidir. Kulenin tepesinde bakım yapan ekipten bazı insanların telefonu çekemeyebilir. Uzaklık 20 metreden fazlaysa telefon ve telsiz gibi cihazların çalışmalarında bir sorun yaşanmaz”.

    Rüzgar türbinlerinin insan sağlığına zararlı elektromanyetik radyasyona sebep olduğu kanısının da yanlış olduğunu belirten ETADER, “Bir rüzgar santralinde elektromanyetik radyasyona sebep olacak kısımlar elektrik jeneratörü ve trafolardır. Bunların yaydığı manyetik radyasyon da son derece düşük ve çok az bir alanda etkilidir. Yapılan ölçümler bu parçaların sebep olduğu manyetik radyasyonun türbinin tabanına geldiğimizde bile ihmal edilebilir şekilde düşük olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullandı.

    Son olarak ETADER, rüzgar enerjisinin güvenilmezliği ve diğer enerji kaynakları ile desteklenmek zorundalığı iddialarıyla ilgili olarak “İster rüzgar santrali olsun ister başka bir santral, her elektrik üretim santrali, çıkışında tüm elektrik sistemi tarafından desteklenir. Sistemin bir bütün olarak hareket eder ve içeriğinde tüm santrallerden en üst verimi almak için planlamalar yapar. Danimarka ve İspanya gibi ülkelerin elektrik ihtiyaçlarının yüzde 20’si ile 40’ı arasındaki miktarın rüzgar enerjisinden sağlıyor ve bunu güvenlikten bir şey kaybetmeden başarıyor. Rüzgar enerjisini elektrik arzına eklemek ve sistemin devamlılığını sağlamak için herhangi bir yedek sisteme de ihtiyaç duymuyorlar” açıklamasını yaptı.