Etiket: besin

  • Her Derde Deva Besin, Pazı

    Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç, pazının her derde deva olduğunu söyledi.

    Türkiye’de sıkça bulunan pazının ıspanak ailesinden olan önemli sebzelerimizden biri olduğunu belirten Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç, “Besin değeri olarak da ıspanağa benzeyen pazı betakaroten (A vitamini), C vitamini, K vitamini ve Folik Asit bakımından zengindir. Bunların dışında pazının içeriğinde E vitamini, demir, magnezyum ve kalsiyum minerallerini de bulunmaktadır. Pazı sindirimi kolay olan besin değeri bakımından ıspanağa benzeyen salatası, kavurması ve farklı yemekleri yapılan bir çok sebze gibi sağlığımız için önemli faydaları bulunur” dedi.

    Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç, pazının ve pazı suyunun faydalarını ise şöyle sıraladı: “Yemekler ile birlikte yenen pazı hazmı kolaylaştırıcı ve yardımcı olduğu için tercih edilebilir. Pazı suyu, pazı haşlanır suyu tüketilirse damar sertliğinin giderilmesine ve kabızlığın giderilmesine yardımcı olur. Pazı hardal ile birlikte tüketilirse gazları giderdiği ve dalak hastalığına iyi geldiği bilinir.

    PAZI İLE ŞEKER HASTALIĞINA KARŞI KORUNUN

    Diyabetin günümüzde birçok kişinin yakındığı bir hastalık haline geldiğini anlatan Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç, “Şeker hastalığı bulunan kişiler her şeyi yiyemez, yediklerine dikkat etmek zorundadır. Diyabet riski altında olan yada diyabet hastalığı olan kişiler rahatlıkla pazı tüketebilir. Bu şifalı sebze kan şekeri seviyesini düzenlemeye yardım eden siringik asit ve lifler içerir. Diyabet riski altındaysanız yada şeker hastalığınız varsa mutlaka bol bol yeşil yapraklı sebzeler tüketmelisiniz” diye konuştu.

    KEMİKLERİ KORUR!

    Uzman Diyetisyen Pınar Kural Enç, daha sonra şunları söyledi; Önemli miktarda kalsiyum, magnezyum ve K vitamini içerir. Bu sebeple kemik sağlığını koruyan bir bitkidir. Kemikleri güçlendirir. Kemiklerin büyüme ve gelişimine yardım eder. Ayrıca dişlerin güçlenmesini de sağlar.

    ANTİKANSER ÖZELLİĞİ VARDIR

    Birçok yeşil yapraklı sebze gibi antioksidan özelliği olan bir sebzedir. İçerdiği antioksidanlar sayesinde antikanser özelliği vardır. Yani kansere karşı koruyucudur. Özellikle kolon kanserini önlemeye yardım eder. Kanserden korunmak için bu şifalı sebzeyi tüketebilirsiniz.

    PAZI HEMOROİDE KARŞI DA FAYDALI

    Basur rahatsızlığına karşı çözüm arıyorsanız mutlaka pazıyı deneyip kullanabilirsiniz. Pazı haşlanarak lapası hazırlanarak basur memelerinin üzerine konursa hemoroid yani basur için fayda sağlar. Aynı zamanda vücuttaki deri hastalıklarına ve şişliğe de iyi gelir.

    GÖZ SAĞLIĞINI KORUR

    Yüksek miktarda beta karoten içerir. Bunun sonucunda göz sağlığını korumaya yardım eder. Glokom, gece körlüğü gibi göz rahatsızlıklarına iyi gelir.”

  • Kalbinize İyi Gelecek 10 Altın Besin

    İzmir Üniversitesi Hastanesi Diyetisyeni Fatma Baysal, balık ve balık yağı, çikolata, yeşil çay, somon ve ton balığı, ceviz, fındık, sarımsak, yulaf ezmesi, kuşkonmaz, kuru üzüm ve yer elmasının kalp sağlığına iyi geldiğini belirtti.

    Ülkemizde ve dünyada ölümle sonuçlanan hastalıkların başında yer alan kalp hastalıkları, kişinin beslenme alışkanlıklarıyla yakın bir ilişki içerisinde. Hızlı yaşam koşulları ve kötü beslenme alışkanlığı, kalp ve damar sağlığı açısından büyük risk teşkil ediyor. Uzmanlar sağlıklı bir kalp için kişilerin sağlıklı bir beslenme listesi oluşturarak buna sıkı sıkıya uymalarını tavsiye ediyor. Kalbe iyi gelecek 10 altın besini sıralayan İzmir Üniversitesi Hastanesi Diyetisyeni Fatma Baysal, “Sarımsak, damar içinde pıhtılaşmayı engelleyerek koroner kalp hastalıklarının oluşma riskini azaltır. Her gün 1 diş sarımsak ezerek tüketilmeli. Yer elması A ve C vitaminleri ile kalsiyum, demir ve fosfor mineralleri açısından zengin bir besindir. Birçok antioksidan içeren yer elması, serbest radikalleri vücuttan atarak kalp sağlığını korur. Kansızlığa faydalıdır. Balık ve balık yağı, kanama zamanını uzatır, damar içi tıkanıklarının azalmasında etkindir. İçeriğindeki omega-3 yağ asitleri yüksek antioksidan özelliğindedir. Gut hastalığınız, ürik asit yüksekliği veya böbreklerinizle ilgili her hangi bir rahatsızlığınız yoksa balığı, ızgara, buğulama, füme şeklinde istediğiniz kadar tüketebilirsiniz” dedi.

    “CEVİZ YİYİN”

    Ceviz ve fındıkta önemli ölçüde Omega-3 ve E vitamininin yanı sıra magnezyum ile posa bulunduğunu kaydeden Diyetisyen Fatma Baysal, “Haftada 2-3 kez 6-7 fındık, 2-3 ceviz tüketilmelidir. Yulaf, çavdar, tam buğday ununun, B ve E vitamini içeriklerinden dolayı kalp hastalıklarını önleyici özellikleri vardır. Yulaf gevreği, tam buğday ekmeği, arpa, yulaf, çavdar ekmeklerinin, bulgur pilavının tüketimini artırabilirsiniz” diye konuştu.

    SİYAH ÇAY YERİNE YEŞİL ÇAY

    Baysal, yeşil çay da bulunan polifenollerin antioksidan özelliği nedeniyle kalp hastalıklarının engellenmesinde etkili olduğunu söyledi. Siyah çay ve kahve tüketimi yerine yeşil çay, adaçayı, papatya, rezene gibi bitki çaylarının tüketimini tavsiye ettiklerini belirten Baysal, şöyle devam etti: “Kırmızı üzüm içeriğindeki yüksek antioksidanlardan dolayı kalp hastalıklarında olumlu etkisi vardır. Özellikle çekirdekli kuru siyah üzümün tüketimini öneriyoruz. Domates ve karpuzun, antioksidan özelliği kalp hastalıkları oluşum riskini azalttığı görülmüştür. Keten tohumu, doymamış yağ asitleri, potasyum, posa, E vitamini ve Omega -3 içeriyor. Bu sayede kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi bulunuyor. Her gün 1 çorba kaşığı taze çekilmiş keten tohumunu yoğurt, çorba gibi besinlerin içine katarak tüketebilirsiniz. Posalı Gıdalar, kan kolesterol seviyelerinizin düzenlenmesinde sizlere yardımcı alacaktır.”

  • Diyabet Uzmanından, Besin Etiketi Uyarısı

    Diyetisyen Şeyma Ekizoğlu, diyabet hastalarını, besin etiketleri konusunda uyardı.

    Ekizoğlu, “Diyabetliyseniz kitap-gazete okur gibi ürün etiketi okumanız şart. Ambalajlı ürünlerin arttığı günümüzde etiket okuma bilgisi hepimiz için çok önemli” dedi.

    Besin alışverişi yaparken artık şekersiz, şeker ilavesiz, doğal, organik, katkısız, azaltılmış yağ, yağsız, enerjisi azaltılmış ve light olup olmadığına bakıldığını belirten Şeyma Ekizoğlu, “Besinin hazırlanma sürecinde; glikoz, fruktoz, sükroz ilave edilmemiş olmaması besinin kendi muhteviyatının masum olduğu anlamına gelmiyor. Kahvaltı kültürümüze giren kuru meyveli şeker ilavesiz müsliler; içerisinde ki kuru meyve ile şeker içerikleri oldukları yüksek iken meyve suları şeker ilavesiz konsepti ile tüketicinin gözdesi. Meyvenin özü saf şeker ise ister ilave edin ister etmeyin, ne kadar şeker ilavesiz olursa olsun her meyve suyu yüksek miktarda fruktoz içermektedir. Muadil ürüne oranla şeker veya yağdan kısıtlanıp, enerjisi düşürülerek hazırlanmış ürün. Bisküvi, çubuk kraker, çikolatalı ürünler gibi paketli ürün sektöründe sıkça rastladığımız, ürünün enerjisi yokmuş gibi davranıp ama bunun enerjisi az düşüncesi ile normal tüketilebilir miktarı aşmaya meyilli olduğumuz ürünler. Enerjisi azaltılmış ürünler hafif bir algı oyunu oluşturup, normal tüketimin sınırlarını daha kolay aşmamızı sağlıyor” dedi.

    Light beslenme ürünlerine de dikkat çeken Ekizoğlu, “Enerji içeriği muadil ürününe göre azaltılmış ürünlerin tümü bu grupta yer alabilir. Fakat ürünün enerji içeriğinin hangi besin ögesi azaltılarak light ürün rafında yer aldığına dikkat edilmeli. Şekerden (karbonhidrat) veya yağ içeriğinden, hangisinden azaltılma yapıldığı bireyin hastalık-sağlık ilişkisi, yaş grubu, gebelik durumuna fayda veya zarar ilişkisi oluşturabilir. Örneğin bir dondurma “light” etiketi taşıdığında; ilk akla gelen sorular şunlar olmalı; Şekeri mi azaltılmış? Şeker ilave edilmeden tatlandırıcı ile mi yapılmış, kullanılan tatlandırıcı türü bana veya çocuğuma uygun mu? Şekeri hiç azaltılmadan dondurma için kullanılan sütün yağımı azaltılmış? Yani light deyip geçmemeli artık! Yağdan mı şekerden mi? Sorusunu cevaplamalı önce. Laksatif içeriği yüksek, tatlandırıcılı dondurmalar çocuklarınızda ve gebelerde gaz şikayetini arttırırken, diyabetli bir çocuk için paha biçilemez bir mutluluk kaynağıdır. Hayatta nerede durduğunuz ve kim olduğunuz besin etiketi okurken dahi çok önemli. İyi ya da kötü ürün, faydalı veya zararlı besin yoktur, yasaklı besin veya “yedikçe zayıflatan” bir besin tarih boyunca hiç olmadı. Bireye özgü tercih edilmesi gereken ürün ve bu ürünün miktarı vardır. Yasaklı besin yok; miktar var” dedi.

  • Ay Çekirdeği Yaşlanma Karşıtı Bir Besin

    Kuru yemişlerin besin ve sağlık açısından çok faydası olduğu belirtildi. Örneğin bademin cildimizi yumuşattığı, Antep fıstığının demir ihtiyacını karşıladığı, ay çekirdeğinin ise içeriğindeki E vitamini ve selenyum sayesinde birçok fayda sağladığı ifade edildi.

    Beslenme uzmanları, yetişkinlerin günde 15 mg E vitamini almasını öneriyor. Diğer taraftan, selenyum ise düşük miktarlarda almamız gereken ancak sistemimiz için temel nitelikte olan bir mineral olarak biliniyor. Selenyum, E vitamini ile birlikte antioksidan etki göstererek serbest radikallerin zararlı etkilerini durdurarak beyaz kan hücresi (lökosit) üretimini artırıyor.

    Beslenme uzmanları, yetişkinlerin günde 50 mikrogram selenyum almasını öneriyor. 100 gramında 79 mikrogram selenyum içeren ay çekirdeği günlük selenyum ihtiyacımızı karşılamaya yetiyor.

    Ay çekirdeği içi, iyi bir E vitamini kaynağıdır. National Sunflower Assocation’a göre, 30 gram ay çekirdeği içi, önerilen günlük E vitamini alım miktarının yüzde 76’sını karşılıyor. Bu vitamin, hücreleri serbest radikallerin verdiği zarara karşı koruyan bir antioksidan.

    Maryland Medical Center Üniversitesi’ne göre (UMMC), daha fazla E vitamini tüketen bireylerin kalp hastalığına yakalanma riski tüketmeyenlere göre daha düşük. UMMC, bu vitaminin, diğer vitaminlerle birlikte çalışarak gözlerin sağlıklı görünmesini ve maküla (sarı nokta) bozulmasına karşı koruma sağladığını belirtiyor. Ay çekirdeği, magnezyum ve folatlar gibi kalp ve damar hastalıklarıyla ilişkili besinler açısından da zengin bir kaynak olarak görülüyor.

  • Temel Besin Alerjisine Dikkat

    İç Hastalıkları Uzmanı Metabolic Balance Dr. Onur Yozbatıran, obezitenin gelişmesinde kalori alımı ile tüketimi arasındaki dengesizliğin rol oynadığını belirterek temel besin alerjisine dikkat çekti.

    Yağ kitlesinin artışı için depolanan yağ miktarı ile yakılan yağ miktarı arasında dengesizlik olması gerektiğini kaydeden Dr. Onur Yozbatıran, enerji tüketiminin üç bileşenini şöyle açıkladı:

    “1. Bazal Metabolizma Hızı: Vücut ısısının korunması, kan pompalanması solunum ve diğer temel fonksiyonların yerine getirilmesi için gerekli enerji miktarıdır. 2. Aktivite ile artan enerji:Fiziksel aktivite ile arttırılabilen bir enerji tüketimidir. 3.Yiyeceklerin Termik etkisi: Enerji harcanmasının küçük bir bölümünü oluşturur. Yemeğin tüketilmesinden sonraki enerji harcanmasının artışından sorumludur. Yiyeceklerin sindirilip, zorunlu depolanması için yapılan enerji tüketimidir. Enerji tüketimi önemlidir çünkü birey enerji dengesi içinde olursa toplam kalori alımı tüketime eşittir. Obezite oluşumu için vücuda giren enerji miktarının harcanan enerji miktarından fazla olması gerekmektedir.”

    Obez kişilerin düşük kalorili beslendiklerinde vücutlarının normal kişilere göre enerji harcamasının daha da azaltacağını belirten Dr. Onur Yozbatıran, şöyle konuştu:

    “Yani kilolu kişilere normal metabolik fonksiyonlarını idame ettireceği miktardan daha az kalorili beslenme hiçbir işe yaramayacaktır. Vücut az enerji aldığı için dengeyi sağlamak adına daha az harcama yapacaktır. Vücudun bu düzenleyici sistemi kısa kilo kaybını müteakip pozitif dengeyi tekrar sağlayacak ve kilo artışı yeniden başlayacaktır. Yani fazla kilolu kişilerin bir dönem sonra su içsem yarıyor ifadesi gündeme gelecektir. O yüzden beslenme programı kişinin ihtiyaçlarını tamamen karşılayacak ve yoksunluk oluşturmayacak şekilde olmalı ve kişiye özel olmalıdır. “Temel besinler” tanımını, günlük beslenmemizde en çok yer tutan, nerdeyse her öğünde yediğimiz besinler için kullanmaktayız. Nedir bu besinler? Ekmek, et, süt, yumurta, şeker. Mayaları da unutmamak gerek aslında; ekmekten peynire, yoğurttan sirkeye; kaçınılmaz olarak pek çok yiyecekte bulunan bu besin katkısı, besin olmamakla beraber, alerjilere zemin oluşturan temel besinlerin arasında yer alıyor. Son bilimsel gelişmelere bakılırsa, günlük yaşamı zorlaştırmalarının yan sıra, alerjiler günümüzde giderek yaygınlaşan oto-immün hastalıklar başta olmak üzere yaşamı tehdit eden pek çok hastalıktan da sorumlu. “

    Alerjilerin çoğunda her gün yediğimiz sıradan besin maddelerinin sorumlu olduğunu belirten İç Hastalıkları Uzmanı Metabolic Balance Dr. Onur Yozbatıran, “Temel besin alerjileri ne kadar sık görülür? Temel besin alerjilerinin yol açtığı oto-immün hastalıkların birkaç tanesinin adını vereyim, ne kadar sık görüldüğüne siz karar verin: Tip-I diyabet. Haşimoto Tiroiditi. Romatoid Artrit. Ankilozan Spondilit. Çölyak hastalığı

    Yine, temel besin alerjilerinin neden olduğu hastalıklardan birkaçı ise; Sinüzit, gastrit, kolit, reflü, akne vb deri hastalıkları, sedef, Tip-II diyabet, obezite, damar sertliği – damar kireçlenmesi gibi damar hastalıkları, polen, hayvan tüyü, ev tozu gibi yüzlerce maddeye karşı gelişen alerjik tepkiler. Temel besin alerjileri çeşitli davranış bozukluklarına da yol açıyor: Hiperaktivite, dikkat eksikliği, sosyal uyumsuzluk, karbonhidrat bağımlılığı. Bunlar sadece birkaç örnek. Temel besin alerjileri çeşitli ilaçların yan etki profillerini ağırlaştırmak gibi, vücutta daha nice bozukluğa yol açıyor.” şeklinde konuştu.

    Dr. Onur Yozbatıran, süreç hakkında şu bilgileri verdi:

    Peki, bu süreç nasıl işliyor? Nasıl oluyor da ekmek, süt gibi neredeyse kutsal besinler bizi “alerjik” yapıyor.

    1- Bazı insanlar genetik olarak bazı besinlerin proteinlerine karşı savunmasız.

    2- Genetik olarak savunmasız kişilerde besin proteinleri bağırsakta hasar oluşturuyor.

    3- Yabancı proteinler bu hasarlı dokudan vücuda sızdıkları gibi, o sırada bağırsakta bulunan başka birçok madde de aynı yerden kana karışıyor.

    4- Kana karışan yabancı proteinler dolaşımla birlikte tüm vücuda dağılıyor.

    5- Yabancı proteinler barsak hücreleri ile aynı yapıda hücrelere sahip olan tüm dokulara hasar vermeye başlıyor.

    6- Bağışıklık sistemimiz hasarın oluştuğu yerlerde derhal tepki veriyor ama yabancı proteinleri yok edemiyor. Zira bu proteinler bağırsakta tam sindirilmemiş halde iken kana karıştıklarından, çok büyükler.

    7- Bağırsaktaki hasarın nedeni her gün sürekli tüketilen bir madde olduğu için, bağışıklık sistemimiz her gün devam eden bu ‘saldırı’ yüzünden büyük stres altına giriyor, sağlıklı çalışması bozuluyor.

    8- Bağışıklık sistemimiz stres altında iken aşırı yanıtlar vermeye başlıyor. Yabancı proteinin verdiği hasara bağışıklık sisteminin verdiği hasar da ekleniyor.

    9- Doku harabiyeti ilerliyor, dokunun yapısı bozuluyor. Örneğin bu doku deri ise artık parfüm veya metal takılar dahi deride hastalık oluşturuyor. Sonuç: alerjik cilt

    10- Dokunun yapısı bozuldukça fonksiyonları da bozuluyor. Örneğin bu doku tiroid dokusu ise artık yeterince hormon üretmemeye başlıyor. Sonuç: Hipotiroidi

    11- Organ belirtileri şeklinde, artık göz ardı edilemeyecek hastalık tabloları gelişiyor. Örneğin pankreas tahribatında insülin üretimi duruyor. Sonuç: Tip-I diyabet.

    Bu arada; alerji ve intolerans kavramlarını kısaca açıklamakta yarar olabilir; zira bu iki tanım çok farklı kavramları tarif ederler:

    İntolerans besinlerin karbonhidrat içeriğinin incebağırsakta sindirilememesi sonucunda bu bol şekerli barsak muhtevasının kalınbağırsağa ilerlemesi ve buradaki florayı oluşturan bakteri ve özellikle mantarların bu zengin içerikle aşırı beslenerek gaz oluşturması, bunun da şişkinliğe yol açması sürecini tarif eder. İntolerans sürecinin nedeni, bazı kişilerde bazı sindirim enzimlerinin üretilememesidir.

    Besin alerjisi besinlerdeki proteinlere karşı vücutta bir dizi reaksiyon oluşması demektir. Alerji sürecine yol açan asıl neden bazı besinlerdeki proteinlerin bağırsak geçirgenliğini bozması ve vücuda girmesidir. Yabancı bir proteinin vücuda girmesi bir zehrin kana karışması, yabancı bir maddenin vücudu istilası anlamına gelir. Savunma sistemimiz (immün sistem=bağışıklık sistemi) bunu tam olarak bu şekilde algılar. Yabancı bir proteinin vücuda girmesi er-geç yaşamı tehdit eden reaksiyonlar zinciri oluşturur”.