Etiket: Belirtileri

  • Panik atak ve belirtileri

    Psikiyatri Uzmanı Dr. Yeliz Küçüksubaşı, “Panik atak vücudun korku, stres veya heyecana verdiği anormal tepkidir. Hiç beklenmedik bir zamanda ve hiç beklenmedik bir şekilde aniden ortaya çıkar ve kişiye dünyanın sonunun geldiğini düşündürür” dedi.

    “Panik atak yaşayan kişilerin sıklıkla yaşadıkları korku, kalp krizi geçiriyor olma korkusudur”

    VM Medical Park Samsun Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Yeliz Küçüksubaşı, panik atakla ilgili önemli bilgiler verdi. Küçüksubaşı, “Panik atak vücudun korku, stres veya heyecana verdiği anormal tepkidir. Hiç beklenmedik bir zamanda ve hiç beklenmedik bir şekilde aniden ortaya çıkar ve kişiye dünyanın sonunun geldiğini düşündürür. Panik atak yaşayan kişilerin sıklıkla yaşadıkları korku, kalp krizi geçiriyor olma korkusudur. Panik atak ve kalp krizi klinik olarak birbirine benzer tablo oluşturur. Her ikisinde de çarpıntı, göğüs ağrısı, nefes daralması, sol kolda uyuşma hissi gibi şikayetler oluşur. ‘Eyvah! kalp krizi geçiriyorum!’ endişesi ile çoğunlukla ilk olarak ya acil servislere ya da kardiyoloji polikliniklerine başvururlar” diye konuştu.

    “Peki, panik atak ve kalp krizini birbirinden nasıl ayırt ederiz?”

    Panik atak ile kalp krizi arasındaki farkı anlatan Uzm. Dr. Yeliz Küçüksubaşı, “Panik atak önce çarpıntı ile başlarken, kalp krizi ise göğüs ağrısı ile başlar. Panik ataktaki göğüs ağrısı kısa sürelidir, kalp üstünde hissedilir ve saplanıp geçer. Kalp krizindeki göğüs ağrısı ise devamlıdır, göğüs ortasında hissedilir ve sırta/mideye ve çeneye doğru yayılabilir. Panik atakta göğüs ağrısı kişinin dikkatinin dağıtılmasıyla, hareketle azalırken; kalp krizindeki göğüs ağrısı hareketle artar. Panik atakta göğüs ağrısı dinlenmeyle artarken, kalp krizindeki göğüs ağrısı dinlenmeyle azalır ya da geçer. Panik atakta çoğunlukla tansiyon yükselir, kalp krizinde ise çoğunlukla tansiyon düşer” şeklinde konuştu.

    Atak sırasında ne yapılmalı?

    Panik atak sırasında yapılması gerekenlerle ilgili konuşan Uzm. Dr. Küçüksubaşı şu bilgileri verdi: “Panik atak yaşamınızı tehdit eden bir sorun değildir. Panik atağın kesinlikle ölüme, çıldırmaya ya da felç olmaya yol açan bir durum olmadığını kabullenmek gerekir. Bunu kabullenmek en önemli ve rahatlatıcı etkendir. Panik atak yaşayan kişinin nefes sayısı artar, derinliği azalır. Yani kişi sık ve yüzeysel nefes alır. Bununla beraber kaslarda aşırı kasılma ve cilt ısısında düşme gibi belirtiler yaşanır. Öncelikle solunum düzenlenmesi, beden gevşetilmesi ve cildin ısıtılması panik atağı birincil kontrol etmede etkin olmaktadır. Dikkati mümkün olabildiğince bedenden uzaklaştırmaya çalışılmalıdır. Yani, kişi için bunu atak esnasında yapmak çok zor olsa da dikkati başka bir konuya veya nesneye çekmek atağı kontrol etmede çok etkili olabilmektedir.”

  • Down Sendromunun belirtileri

    Girne Amerikan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Avcı, 21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü ile ilgili olarak “down sendromu” ile ilgili detaylı bilgilendirmelerde bulundu.

    Mehmet Avcı yapmış olduğu açıklamasında ilk olarak Down Sendromu hakkında bilgi vererek şunları söyledi: “Down sendromu; 21 numaralı kromozomun bir çift değil de fazladan bir tane kromozom eklenmesi sonucu üç kromozomlu bir hale gelmesiyle; toplam kromozom sayısının 47 olması sonucunda gelişen bir sendromdur. Bu nedenle Down sendromu “Trizomi 21” (Trizomi G) veya “Mongolizm” olarak da anılmaktadır. Gebelik sırasında ya da doğumla tanımlanabilen bir rahatsızlıktır. Zihinsel kavramadaki bozukluklar ve fiziksel gelişimin tipik yüz görünümü gibi farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Çoğunlukla hafif veya orta seviyeli öğrenme güçlüğü gibi sorunlar taşır.”

    Anne karnında down sendromu nasıl anlaşılır ve belirtileri nelerdir?

    Down sendromunun bebeğin anne karnındayken tanısı için kullanılan bazı yöntemler mevcut olduğunu dile getiren Avcı, “Bu yöntemler ikili test, üçlü test, dörtlü test ve ende kalınlığı gibi prenatal tarama testleridir. Bu konuda çok uzun yıllardan beri kullanılan Üçlü Test ,gebeliğin 15-20. haftaları arasında uygulanır. Ultrasonografi bulguları, bazı hormon düzeyleri ve anne yaşının bir formüle uygulanması ile ortaya çıkan risk değerlendirmesidir. Tıbbın ilerlemesine paralel olarak daha erken dönemde ( 11-14. hafta) tanı imkanı sağlayan İkili Test ve daha yüksek oranda hastalığı tespit edebilen Dörtlü Testlerde günümüzde kullanılmaktadır. Ayrıca gebeliğin 15. haftasından itibaren uygulanan detaylı ultrasonografik incelemelerde hastalığın fizik bulgularına rastlanabilmektedir. Kesin tanı ise bebeğin plasentasından( CVS) ya da içinde bulunduğu amnios mayiinden( Amniosentez) örnek alınarak yapılan kromozom analizleri ile konulur. CVS ile 9-11. haftalarda , Amniosentez ile en erken 14. gebelik haftasında örnekleme yapılarak tanı konulabilir” diye konuştu.

    Down Sendromunun erken teşhisi ile tedavi olanağı doğuyor mu?

    Down sendromunun erken teşhisi ile tedavinin mümkün olmadığını dile getiren Avcı aynı zamanda, “Erken tanının aileye tanıdığı iki olanak var. Eğer teşhis yaşam sınırı olan 22. gebelik haftasından önce konulmuşsa gebelik sonlandırılabilir. Aile gebeliğin devamına karar vermişse ne ile karşılaşacakları ve doğacak olan bebekleri için neler yapabileceklerini öğrenecek zaman kazanırlar” diye konuştu.

    Down sendromlu çocukların ne zaman eğitim ile desteklenmesi gerekir?

    Son olarak da down sendromlu çocukların eğitimleri ilgili bilgilendirmelerde bulunan Avcı, “Bu çocukların eğitimi yeni doğan döneminden başlar. Bu konuda özelleşmiş eğitimcilerin ve kendini bu çocuğa adamış bir ailenin çok başarı kazandığı down sendromlu çocuklar vardır. Ailesine az da olsa ekonomik destek verecek kadar eğitimli ve iş sahibi çocukların yanı sıra spor ve sanatta başarı kazananlarda vardır” diyerek sözlerini sonlandırdı.

  • Bel fıtığının belirtileri

    Özel Hatem Hastanesi Beyin Sinir ve Omurilik Cerrahi Op. Dr. İbrahim Yeral, her bel ağrısının bel fıtığı olmadığını belirterek, bel fıtığı ile ilgili açıklamalarda bulundu.

    Bel fıtığının günümüzde iş gücünü etkileyen en önemli hastalıklardan biri olduğunu vurgulayan Dr. Yeral, her bel fıtığının ameliyat gerektirmediğini söyledi.

    ’’Her bel ağrısı bel fıtığı değildir’’

    Her beli ağrıyan kişinin bel fıtığı olduğunu düşünmemesi gerektiğinin altını çizen Dr. Yeral, “Bel fıtığı beldeki kemikler arasındaki yumuşak dokunun yanlış bir harekete bağlı olarak yerinden çıkıp omuriliği ya da ayağa giden sinir kökünü sıkıştırmasıyla ortaya çıkan bacak ağrısıyla devam eden bir hastalıktır. Dünyada en fazla iş gücü kaybının olduğu hastalıklardan birisidir. Baş ağrısından sonra bel ağrıları en sıklıkla ortaya çıkan hastalıktır. Bel ağrısı bel fıtığı değildir. Bazı vatandaşlarımız ani bel ağrılarında bel fıtığı oldum diye hastaneye koşuyorlar bu yanlıştır. Küçük fıtıklaşmalar bel fıtığı olarak algılanıyor bu da yanlıştır. Bel fıtığı, bir hastanın belinden başlayarak bacağına vuruyorsa ve sonrasında güçsüzlük oluyorsa o zaman bel fıtığı belirtisidir” dedi.

    Bel fıtığı ameliyatı ve sonrası

    Bel fıtığı ameliyatı olan hastaların mutlaka yürümesi gerektiğini belirten Dr. Yeral, “Öncelikle her bel fıtığı hastasının ameliyat olması gerekmiyor. Eğer idrar kaçırıyorsa acil olarak ameliyata alınır. Bu durumun nedeni ise erken müdahalenin önemidir. Aksi takdirde bu durum hastada kalıcı sonuçlar bırakabilir. Bazı bel fıtığı hastalıklarına bağlı oluşan ağrılar bir süre sonra kendiliğinden geçebiliyor. Bel fıtığının en etkili ameliyat çeşidi ise mikrodiskektomidir. Lazer tedavisi etkili sonuç vermez. Biz hastaların normal yaşantısına dönmeleri için ameliyat yapıyoruz. Evde 1-2 ay yatmaz. Benim hastalarım ameliyattan 8 saat sonra kalkıp yürür, ertesi gün evine gider, evinde yürümeye devam eder. Ama kesinlikle bel fıtığı ameliyatı sonrası hastaların uzun süre yatmaları ve oturmalarını tavsiye etmiyoruz. Mutlaka yürümelerini öneririm” diye konuştu.

  • Migrenin belirtileri ağrıdan daha rahatsız edici olabiliyor

    Acıbadem Eskişehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ümit Gedikoğlu Kurtar, migrenin 5 süreci olduğunu ifade ederek belirtilerinin ağrılardan daha rahatsız edici olabildiğini bildirdi.

    Artık nörolojik bir hastalık olarak kabul edilen migrenin, beyinde bulunan serotonin gibi bazı kimyasal maddelerinazalması ya da etki göstermemesi sonucu ortaya çıktığı düşünülüyor. Kişi karanlık, sesten uzak bir odada uyuma ihtiyacı duyuyor ve ağrının yoğun olduğu anlarda günlük aktivitelerini dahi yerine getiremeyecek duruma gelebiliyor. Migrenin toplumdaki insanların önemli bir bölümünde görülen ciddi bir baş ağrı çeşidi olduğunu söyleyen Acıbadem Eskişehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ümit Gedikoğlu Kurtar, migrenin 5 süreci olduğunu belirterek “Migren sadece anlık meydana gelen bir ağrıdan ibaret değil. Uyarıcı belirtilerinden iyileşme sürecine kadar uzun ve zorlu bir ağrı dönemini kapsıyor. Ancak koruyucu tedaviler ve ağrı anındaki medikal müdahalelerle önüne geçilebiliyor” ifadelerini kullandı.

    “Kadınlarda görülme sıklığı erkeklerdekinin 3 katı”

    Migrenin genelde ataklar halinde ortaya çıktığını ve kafanın tek tarafına yerleştiğini aktaran Uzman Dr. Ümit Gedikoğlu Kurtar, atakların 4 saat ile 72 saat arasında değişebildiğini vurguladı. Kurtar, “Bu ataklar sırasında baş ağrısının yanı sıra bulantı, kusma, normal ışık ve sesten rahatsız olma gibi şikayetler de görülebiliyor. Günlük hayatı önemli ölçüde olumsuz etkileyen bir hastalık olan migrenin tedavisi ise mümkün. Koruyucu tedavi yöntemi olarak beta blokerler, CA kanal blokerleri ve antidepresanlar gibi ilaçlar faydalı. Atak anında ise hastaya analjezikler, antiemetikler, triptanlar gibi ilaçlar verilebiliyor. Ayrıca uygun hastalara botoks tedavisi de uygulanabiliyor. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte migrenin, beyin kan damarları ve beynin sinir iletimindeki kimyasal madde değişiklikleri sonucu ortaya çıktığı düşünülüyor. Kadınlarda görülme sıklığı erkeklerdekinin 3 katı. Bu farklılığın sebebi kadındaki hormonal değişiklikler. Hastaların çoğunda atak 40 yaşından önce ortaya çıkıyor. Bu da genelde ergenlik çağına denk geliyor. 50 yaşının üstünde birinde migren başlama ihtimali oldukça zayıf. Kadınlarda çoğunlukla orta yaşlarda ortaya çıkıyor. Genetik faktörler konusunda çalışmalar sürmekle birlikte, anne ya da babası migren hastası olan birinin migren hastası olma ihtimalinin yüzde 40 oranında olduğu biliniyor. Hem annesi hem babası migren hastası olan birisi ise yüzde 75 oranında migren hastası olma riski taşıyor” dedi.

    “Belirtileri ağrıdan daha rahatsız edici olabiliyor”

    Migrenin 5 evreden oluştuğunu ve iyileşme döneminde de birçok farklı belirti ile kendini hatırlatan bir hastalık olduğunu söyleyen Acıbadem Eskişehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ümit Gedikoğlu Kurtar şunları dile getirdi:

    “Hastalığın bazı belirtileri meydana gelen baş ağrısından daha rahatsız edici olabiliyor. Yorgunluk, ışıktan ve sesten rahatsız olma, kaslarda ağrı, mide bulantısı, kabızlık, ishal, susuzluk, idrara sık çıkma, huzursuzluk, üzüntü gibi nedensiz duygu hallerinin hastalığın uyarıcı belirtileri arasında bulunuyor. Migren ağrısından ortalama 20 dakika kadar önce görülen Aura döneminde, tek taraflı görme kaybı, kör nokta, ışınsal tarzda renkli titrek çizgiler, ışık çakması, kolda bacakta karıncalanma, uyuşma hissi meydana gelebiliyor. Aura dönemi, migren habercisi olarak kabul ediliyor. 72 saate kadar sürebilen baş ağrısı dönemi, başın tek tarafında zonklayıcı bir ağrı şeklinde kendini gösteriyor. Bazen başın iki tarafı da olabilen bu ağrı hareket edildiğinde artıyor. Bununla birlikte bulantı, kusma, ışık ve gürültüden rahatsız olma gibi şikayetler de meydana gelebiliyor. Migren ağrısı yaşayan kişi bu ağrıyı; kafada zonklama, beynin patlayacak gibi olması, kafasının yerinden fırlayacağı düşüncesi ile nitelendirebiliyor. Ağrının geçmesi için uyumayı denemek sıklıkla fayda sağlıyor. Ama ağrının geçmesi için yapılması gerekenler kişiden kişiye değişiklik gösterebileceğini de unutmamak gerekiyor. Çocuklarda kusma çok faydalı olabiliyor. Kimisi için de mutlaka ilaç tedavisi gerekiyor. Bazı hastalarda ise bu tip müdahaleler faydalı olmadığı için sadece ağrı nöbetinin geçmesini beklemek gerekiyor. Atak geçtikten sonra, kişinin fizyolojik durumu kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Kimi hastalar ağrı nöbeti sonrasında 1 gün boyunca kendini çok yorgun hissederken bazıları da aksine çok enerjik hissedebiliyor.”

    “Migren atağı her gün görülmez”

    Migren ataklarının kişiden kişiye göre değişiklik gösteren bir durum olduğuna dikkat çeken Nöroloji Uzmanı Dr. Ümit Gedikoğlu Kurtar, aynı kişide atak aralığının da zamansal olarak değişiklik gösterebileceğini belirtti. Hastalığın nedenlerinden de bahseden Gedikoğlu Kurtar, “Ayda 1-2 kez ya da haftada bir atak gelebiliyor ya da bir ataktan sonra uzun bir süre atak gelmeyebiliyor. Ama kesin olan, migren atağının her gün meydana gelmeyeceği. Migren atağının gelmesi için tek bir tetikleyici bulunmuyor. Üst üste gelen faktörler atağın başlamasına sebep oluyor. Yapılan araştırmalar migren atağına neden olan en sık görülen durumların; stres, hormonlarda değişiklik, halsizlik, yorgunluk ve öğün atlama olduğunu gösteriyor. Çocuklarda aç kalma, az yemek yeme, kadınlarda adet dönemiyle ilgili hormonal değişiklikler migrene neden olabiliyor” ifadelerini kullandı.

  • Böbrek Üstü Tümörü Belirtileri

    Ondokuz Mayıs Üniversitesi(OMÜ) Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof Dr. Mahmut Başoğlu, “Böbreküstü bezi adenomu hastalarda; yüksek tansiyon, pozisyon değişimi ile ani düşen tansiyon, nabız yüksekliği, göz bozuklukları, deride kıllanma artışı ve gebelerde olduğu gibi çatlaklar gelişmesi, gövdesel şişmanlık, erkeklerde memelerde büyüme gibi muayene bulguları olur” dedi.

    OMÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof Dr. Mahmut Başoğlu, sürrenal adenolar hakkında bilgi verdi. Prof Dr. Mahmut Başoğlu, “Adrenal bezler, her iki böbreğin üzerinde yerleşmiş üçgen biçiminde, sarı renkli organlardır. Vücut metabolizmasını, su ve tuz dengesini düzenlemelerinin yanı sıra farklı yapıda hormonlar salgılayarak strese cevap oluşturulmasında da rol oynarlar. Sürrenal veya adrenal adenomu, böbreküstü bezinden oluşan tümörlere verilen isimdir. Sıklıkla radyolojik tetkikler sırasında rastlantısal (insidentiloma) olarak tespit edilirler. Bu oluşumlar hormon salgılayanlar veya salgı yapmayanlar olarak ikiye ayrılırlar. Böbreküstü bezi adenomu, bilgisayarlı tomografi ve MRI ile yapılan karın taramalarında yüzde 1-10 sıklıkta rastlanırlar. Otopsi serilerinde adrenal adenomlar ortalama yüzde 3 oranında bildirilmektedir ve yaşla birlikte artış göstermektedir. Erkek ve kadında aynı oranda görülürler. Böbreküstü bezi adenomu, oluşumunda kalıtımın etkisinin sınırlı olduğu bilinmektedir” diye konuştu.

    “4 SANTİM ÜZERİNDEKİ BÜYÜKLÜKTEN SONRA KANSER RİSKİ BAŞLAR”

    Böbreküstü bezi adenomlarının yüzde 80’inin iyi huylu olduğunu belirten Başoğlu, “Böbreküstü bezi adenomları hormon salgılamazlar, bundan dolayı da belirti vermezler. Geriye kalan yüzde 20’si ise hormon salgılarlar. Kanser olma riskide bulunmaktadır. Hormon salgılayan sürrenal adenomların bir kısmına ‘Feokromasitoma’ adı verilir. Aralıklı ataklar şeklinde gelen çarpıntı, terleme, baş ağrısı ve karın ağrısı yakınmaları şeklinde belirtiler verirler. Kortizol salgılarlarsa‘Cushing sendromu’ adı verilen tablo ortaya çıkar. Bu durumda hastanın vücudu aşırı şişer, deride çatlaklar meydana gelir. Aldosteron salgılayan tümörlerde yüksek tansiyon ve potasyum düşüklüğü yaparlar. Erkeklik hormonu salgıladıklarında aşırı kıllanma görülebilir. Östrojen hormonu salgıladıklarında ise kadınlaşma belirtileri gösterirler. Kanser gelişirse zayıflama ve vücutta kıllanma artışı görülür. Böbreküstü bezi adenomu hastalarda yüksek tansiyon, pozisyon değişimi ile ani düşen tansiyon, nabız yüksekliği (taşikardi), göz bozuklukları (retinopati), deride kıllanma artışı ve gebelerde olduğu gibi çatlaklar gelişmesi, gövdesel şişmanlık (kol ve bacaklar ince kalırken gövdede yağlanma olması), erkeklerde memelerde büyüme (jinekomasti) gibi muayene bulguları olur. Böbreküstü bezi adenomu durumunda 4 santim üzerindeki büyüklükten sonra kanser riski başlar” dedi.

    “TEDAVİDE, LAPAROSKOPİK VEYA ROBOTİK CERRAHİ TERCİH EDİLMEKTEDİR”

    Tedavide ilk önceliğin böbreküstü bezinin hormonal yönden aktif olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Prof Dr. Mahmut Başoğlu, “Endokrinoloji Uzmanı tarafından kortizon testi araştırmaları, idrarda metanefrin kreatinin oranı, renin aldosteron oranı gibi araştırmalar yapılır. Sonuçlarda bozukluk belirlenmesi durumunda Endokrinoloji Uzmanı tarafından çeşitli ilaçlarla tedavileri düzenlenir ve daha sonra hasta ameliyat için cerraha gönderilir. Böbreküstü bezi adenomu tedavisinde günümüzde giderek artan sıklıkta laparoskopik veya robotik cerrahi ile ameliyat tercih edilmektedir. OMÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Dalı’nda bu ameliyatlar üç veya dört delikten laparoskopik olarak güvenle yapılmaktadır. Laparoskopik ameliyatın avantajı ameliyat ağrının daha az olması, erken işe dönülmesi ve bir veya yarım santimlik deliklerden büyük ve kötü görünümlü kesi izleri olmadan ameliyatın güvenle yapılmasıdır” şeklinde konuştu.