Etiket: Bağışıklık

  • Bağışıklık sistemini güçlendiren besinler

    Beslenme ve Diyet Uzmanı Sevinç Sevinçer, grip, nezle, öksürük, burun akıntısı gibi sağlık problemlerinden korunmak, rahat bir şekilde atlatılması konusunda bağışıklık sistemini güçlendiren besinler hakkında bilgiler verdi.

    Büyük Anadolu Doğum Okulu Beslenme ve Diyet Umanı Sevinç Sevinçer, “Salgın hastalıklara yakalanmamak için siz de bağışıklık sisteminiz güçlendirin ve vücudunuzun mikroplara karşı daha dirençli olmasını sağlayın” diyerek uyarılarda bulundu.

    “Sıcak ve soğuk hava sirkülasyonu hasta ediyor”

    Beslenme ve Diyet Umanı Sevinç Sevinçer sözlerine şöyle devam etti: “Havaların soğuması mevsimsel olarak sıcak – soğuk hava sirkülasyonu insanları grip, nezle, öksürük, burun akıntısı, farenjit ve soğuk algınlığı gibi hastalıkları kapmasına yol açıyor. Salgın hastalıklara yakalanmamak için siz de bağışıklık sisteminiz güçlendirin ve vücudunuzun mikroplara karşı daha dirençli olmasını sağlayın. Peki, bağışıklık sistemimizi nasıl güçlendireceğiz? Öncelikle her zaman olduğu gibi diyetisyenlerin ve sağlığına dikkat edenlerin altın kuralı olan; sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenmek gerekmektedir. Bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardım edecek proteini almaya, özellikle biyolojik değeri yüksek süt ve süt ürünleri, yumurta gibi kaliteli proteinleri tüketmeye dikkat etmelisiniz.”

    “Kış meyvelerinden faydalanın”

    Kış ayının belki de en güzel tarafının mevsim meyveleri olduğunu vurgulayan Sevinçer şu bilgileri verdi: “Kış meyvelerinin bolluğundan, C ve E vitamini deposu olmalarından ve antioksidan özelliklerinden faydalanmak gerekir. Bu nedenle özel bir durum yok ise günde 2-3 porsiyon meyve tüketmeye özen gösterin. Limon, portakal, mandalina, nar, greyfurt ve kivi C vitamininden; badem, fındık, ceviz ve fıstık ise E vitamininden zengin besinlerdir.

    Nar: Nar taneleri sağlığınıza önemli faydalar sunmaktadır. Nar, kan basıncını düşürme, iltihaplarla savaşma, ‘kötü’ LDL kolesterolün okside olması durumunu önleyerek kalp hastalıkları riskini azaltma özelliğiyle de bilinmektedir. Orta boy bir narın yarısı da (1 porsiyon meyve eşdeğeridir) günlük tavsiye edilen miktarın dörtte biri olan C vitamini ihtiyacını karşılamaktadır.

    Greyfurt: Greyfurt bağışıklığı güçlendirici C vitamini kaynağıdır. Yarım orta boy greyfurt (1 porsiyon meyve eşdeğeridir) günlük C ve A vitaminleri ihtiyacınızın bir kısmını karşılamaktadır. Greyfurt ilaçlarla etkileşime giren bir meyvedir. Bu yüzden kullandığınız ilaçla etkileşimi olup olmadığını doktorunuza sormanız gerekmektedir.

    Kivi: Kivi, portakaldan daha yüksek C vitaminine sahiptir. Bağışıklık sisteminizi güçlendirerek soğuk algınlığı gibi hastalıklardan korunmanız için size yardımcı olacak çok iyi bir vitamin deposudur. Günde 1 adet kivi (1 porsiyon meyve eşdeğeridir) tüketmeniz C vitamini alımınız karşılar ve bağışıklığınızı güçlendirmeye yardımcı olur.”

    “A vitaminini eksik etmeyin”

    “Sebze ve meyvelerde çeşitlilik ve renk çok önemlidir. Bu yüzden beslenme ve uzmanları renklerin gücünü kullanmanızı ve renkli beslenmenizi önermektedir. Turuncu, kırmızı ve yeşil sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunan beta-karoten de bağışıklık sistemini güçlendirir. Beta-karoten vücutta A vitaminine çevrilerek kullanılmaktadır. Patates, havuç, ıspanak, kabak, brokoli, marul, kayısı, kavun ve domates A vitamininden zengin besinlerdir.”

    “Bol bol su için”

    “Su bütün besinleri ve atıkları vücutta kan ve lenf sıvıları yoluyla taşıyan bir çözücüdür. Günde en az iki litre su içmek besinlerin hücrelerimize nüfuz etmesine, atıkların boşaltılmasına, bizi hasta eden bakterilerin ve virüslerin etkisiz hale gelmesine yardımcı olur. Organ ve kaslarınız en iyi şekilde çalışırsa bağışıklık sisteminiz de en iyi hale gelir.

    Uyku Düzeninize Dikkat Edin: Uyku düzenine dikkat etmelisiniz. Düzensiz ve az uyuyan kişilerin özellikle de çocukların vücut direnci zayıfladığı için hastalıklara yakalanması daha kolay olmaktadır. İnsan vücudu uyku sırasında dinlenir ancak bağışıklık sistemi hazırlık aşamasındadır. Uyku sırasında bağışıklık sistemini güçlendirir ve mikroplarla savaşmaya devam eder.”

    “Probiyotik tüketin”

    “Sağlıklı herkesin sindirim sisteminde doğal olarak bulunan ve vücudumuza dost olan bakterilerdir. Probiyotikler, sindirim sistemindeki dengeyi sağlarlar ve doğal bağışıklık sistemi koruyucusu olarak da hareket ederler. Zararlı bakterilerle savaşır, onların zararlı etkilerini engeller, vücudu enfeksiyonlara karşı korur, sindirim sistemi konforunu sağlarlar. Kansere karşı koruyucu etkisi vardır. Yoğurt ve kefirde yoğun olarak bulunur. Bu probiyotik bakteriler besin olarak prebiyotikleri (pırasa, enginar, patlıcan, soğan ve sarımsakta bulunan karbonhidratları) kullanır. Bu açıdan beraber tüketildiklerinde daha iyi fayda gösterirler.”

  • Seyahat öncesi bağışıklık sisteminini kuvvetlendirin

    Uzman Diyetisyen Şebnem Kandıralı, seyahatler sırasında vücutta bakteri ve virüsler gibi birçok patojenin açık hale geldiğini belirterek, “Bu da bizi hastalıklara karşı savunmasız bırakır. Yolculuk öncesinde bağışıklık sisteminizi arttırarak vücudunuzu seyahat için hazır hale getirebilirsiniz” dedi.

    Çinko, D vitamini, probiyotikler ve DNA koruyucu besinlerin seyahate çıkılan hafta içinde alınarak bağışıklık sisteminin planlı bir şekilde harekete geçirilerek güçlendirilebileceğini kaydeden Uzman Diyetisyen Şebnem Kandıralı, “1-Çinko ve D vitamini ile işgalcileri defedin. Çalışmalar D vitamininin insan bağışıklık sistemi regülasyonunda önemli bir rol oynadığını ve bazı bakteriyel/viral enfeksiyonlara yakalanma riskini azalttığını göstermektedir. Optimal sağlık için kan D vitamini düzeylerini 50-80 ng/mL’de tutmak önemlidir. Bu aralıkta değilseniz günlük en az 5000 IU D vitamini alımı önerilmektedir. Multi vitamin kullanıyorsanız biraz çinko takviyesi aldığınızı düşünebilirsiniz fakat yeterli olmayabilir. 20-50 mg arası ek çinko takviyesinin fayda sağlayabileceği saptanmıştır. Hava kalitesi, yerel kirleticiler, otel havalandırmaları ve uçaklardaki geri dönüşümlü havalar patojenlere maruz kalmanızı arttırıp enfeksiyona yakalanma riskine katkıda bulunmaktadır. Çinko minerali anti viral özellik gösterdiğinden, rinovirüsün (grip) nazal yollardan hücrelere tutunmasını engellemektedir. Çinko asetat şeklinde pastil olarak alınması da işe yaramaktadır” dedi.

    Probiyotiklerin yoğurt, kefir gibi besinlerde belli miktarlarda bulunan yararlı bakteriler olduğuna dikkat çeken Kandıralı, “Bu canlı bakteriler bağışıklık sağlığı da dahil olmak üzere bulundukları konağa birçok sağlık faydası sunarlar. Bağışıklık sistemimizin yüzde 70’i bağırsak floramızın bütünlüğüne dayanarak fonksiyon gösterir. Yararlı bakterilere bolca sahip olduğumuza emin olmamız gerekir. Seyahatiniz süresince yüksek potansiyelli bir probiyotik karışım almayı düşünebilirsiniz. Sağlıklı bir bağırsak florasını korumak için çeşitli suşlar ve en az 15 milyar CFU içeren bir probiyotik takviye alınması önerilmektedir. Bağırsak florası sadece bağışıklık sistemini etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda beyin fonksiyonları için de gereklidir. Örneğin iş gezisi kaygısı yaşıyorsanız probiyotik alımına yönelebilirsiniz. Yapılan çalışmalar Lactobacillus helveticus R0052 ve Bifidobacterium longum R0175 suşlarının stresi azalttığı ve gevşeme sağladığını göstermiştir” diye konuştu.

    “DNA’nızı koruyun”

    Uzman Diyetisyen Şebnem Kandıralı, “DNA’nızı koruyun” önerisinde bulunarak konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Uçakların da X-ray cihazları gibi bizi radyasyona maruz bıraktığını biliyor muydunuz? İnsanlar hem diğer yıldızlardan gelen kozmik radyasyona hem de güneş ışınlarından gelen solar radyasyona maruz kalırlar. Dünya’nın atmosferi bizi büyük ölçüde korusa da yüksek rakımlarda seyahat sıklıkları arttıkça koruma oranı azalmaktadır. Radyasyon vücudu serbest radikallere açık hale getirdikten sonra dokularla etkileşime girip DNA gibi hücre yapılarını bozmaktadır. DNA hasarını önleyen başlıca besin öğeleri ve etkiledikleri kanser türleri; karotenoidler (lutein, astaksantin, likopen) prostat ve kolon kanserinde, koenzimQ10 kolon, baş ve boyun kanserlerinde, balık yağları (omega3) kolon ve deri kanseri, soyadan genistein lösemide, bitki polifenolleri birçok kanser türünde, probiyotikler kolon kanserinde, kuersetin baş ve boyun kanserlerinde, selenyum kolon ve meme kanserinde, C vitamini meme, kolon ve deri kanserinde, D vitamini kolon ve deri kanserinde, E vitamini karaciğer ve meme kanserlerinde koruyucu etki göstermektedir. Melatonin hormonunun da güçlü antioksidan özellikleri vardır. DNA’yı korur ve sağlıklı hücre bölünmesini teşvik eder. Çoğu insan ortalama 3 mg melatonin dozunu optimum uykuyu sağlaması için kullanır. Heyecan, rahatsız edici otel yatağı vb. sebeplerden ötürü her zaman iyi bir gece uykusu çekmeniz söz konusu olmayabilir. Alıştığınızın dışında saat farkı olan bir yere seyahat ediyorsanız melatonin kullanıp hızlıca vücudunuzun sirkadyen ritmini ayarlamasına yardımcı olabilirsiniz.”

  • Kansere Bağışıklık Sistemiyle Tedavi

    Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Berksoy Şahin, bugün pek çok ileri evre kanserli hastanın yeterince tedavi edilemediği için kaybedildiğini söyledi.

    Prof. Dr. Şahin, günümüzde ilaç endüstrisi ve dünyanın önemli araştırma merkezlerindeki bilim adamlarının, kanser tedavisinde yeni ajanların keşfedilmesi ve kanserle savaşta yeni araçların keşfi için yarıştıklarının altını çizerek, bu yarışın en önemli alanlarından birinin de immunoterapi (bağışıklık sistemi ile tedavi) alanında devam ettiğini belirtti.

    Son dönemde özellikle “immune kontrol nokta inhibitörleri” grubu altında bazı yeni ilaçların, son dönem kanser hastalarında denenmekte olduğuna işaret eden Şahin, son 5 yılda bu ilaçla kanser tedavisinde önemli aşama kaydedildiğine vurgu yaptı.

    İlaçların faydalı olduğu kanserler arasında, malign melanoma (koyu renkli cilt kanseri), böbrek hücre tümörü, akciğer kanseri, meme kanseri, kalın barsak kanseri, mesane kanseri, baş-boyun bölgesi kanseri ve tekrarlamış hodgkin lenfomanın olduğuna değinen Prof. Dr. Şahin, “Bu ilaçlar özet olarak, normalde vücutta frenlenmiş olan bağışıklık sisteminin bir bölümündeki fren sistemini ortadan kaldırarak, vücudumuzda tümor hücrelerine karşı bağışıklık sisteminin savaşçı hücrelerini aktif hale getirmektedir” dedi.

    Şahin, şu an bu ilaçların, tamamının laboratuvarlarda üretilmiş antikor denilen ajanlar olduğunu söyledi. Prof. Dr. Berksoy Şahin, ilaçların damar yolu ile verildiğini, hastanede gözetim altında uygulandığını, çoğu kemoterapi ajanın yaptığı yan etkilerinin de (normal kan hücrelerini azaltma, saç dökme vs) olmadığını, ancak romatizmal hastalıklarda görülen bazı belirtileri taklit eden yan etkileri olabildiğini, bunların da kolaylıkla kontrol altına alınabildiğine işaret etti.

    Prof. Dr. Şahin, bu ilaçlar sayesinde belli tümörleri olan yüzde 50’den fazla hastada yanıt alındığını ve hastaların beklenen yaşam süresinden çok daha daha uzun süre yaşayabildiğini kaydetti.

    Bu ilaçlar ile ilgili şu an için bir kaç zayıf nokta olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Berksoy Şahin, sözlerini şöyle tamamladı:

    “İlaçlar her çeşit tümörde etkili değildir, genelde tümörü tamamen ortadan kaldırmaktan uzaktır ama tümörü kontrol altına aldığı zaman bu uzun sureli olabilmektedir. İlaçların vücudun değişik organlarında ilginç yan etkileri olabilmektedir ancak daha az yan etkili formları geliştirilmektedir. Çoğu henüz Türkiye’de ruhsatlandırılmamış ama bir kısmının ruhsat başvuruları yapılmış onay beklemektedir. Şu an için fiyatı yüksek olan ilaçlar, özel bazı izinle kullanılabilmektedir.”

  • Yrd. Doç. Dr. Türkmen: “Bağışıklık Sisteminiz Güçlüyse, Domuz Gribini Ayakta Atlatabilirsiniz”

    Türkiye’nin farklı illerinde son günlerde yaşanan domuz gribi vakaları paniğe yol açmaya devam ediyor. İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve İç Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Engin Türkmen, halk arasında domuz gribi olarak bilinen H1N1 isimli virüsün meydana getirdiği hastalığın bağışıklık sistemi güçlü olan kişilerde ayakta dahi atlatılabileceğini söyledi.

    Ölüm haberleriyle toplumda korkuya neden olan domuz gribi ile ilgili açıklamalar yapan İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve İç Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Engin Türkmen, H1N1 virüsünün ilk çıktığı dönemde yüksek ateş ve ölüm vakaları yaşandığını çünkü bu mikrobun Türk toplumu olarak tanınmadığını hatırlattı.Ancak bu sene toplumun bağışıklık sisteminde bu mikrobun proteinlerinin tanındığını dolayısıyla her domuz gribi vakasının hastaneye yatmasına veya karantinaya alınmasına gerek olmadığını dile getirdi. Ayakta geçiren, kısa sürede toparlayabilen vakalar da gördüklerini söyleyen Yrd. Doç. Dr. Engin Türkmen, “Enfeksiyon durumlarında H1N1 virüsünü almış bir bireyin genel durumu iyiyse, bağışıklık sistemi yerindeyse dinlenerek, yeterli sıvı alarak, istirahat ederek bunu rahatlıkla atlatabilir” dedi.

    Normal grip semptomları gibi başlayan bu hastalığın seyrinin biraz daha ağır sürdüğünü belirten Yrd. Doç. Dr. Engin Türkmen, “Belirtilerinde bulantı, kusma, ishal ve uzun süreli yüksek ateş, nefes darlığı ve solunum sıkıntısı gibi normal gripte görülmeyen semptomlar olabiliyor. Ancak kişinin bağışıklık sistemi güçlü ise vücut zaten bu mikrobu savaşarak uzaklaştırabiliyor” dedi. “Bağışıklık sitemi güçlü olmayan hastalarda ise, örneğin altta yatan şeker, kalp, böbrek ya da sirotik karaciğer hastalığı olanlar, küçük bebek yada ileri yaşlı hastalarda bağışıklık sistemi zayıf olduğu için ya da diğer hastalıklarla uğraştığı için daha ağır seyrediyor” diye konuştu.

    “KAYBEDİLEN HASTALARIN ÇOĞU BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ BASKILAYICI HASTALIĞI OLANLAR”

    Kaybedilen hastaların çoğunlukla bağışıklı sistemi güçlü olmayan veya altta yatan hastalığı olan kişilerden oluştuğunu dile getiren Yrd. Doç. Dr. Türkmen, açıklamalarına şöyle devam etti: “Bağışıklı sistemi güçlü olmayan hastaların öksürüğü hiç iyileşmiyor, nefes alamıyor, solunum sıkıntısı çekiyor. Hasta nefes alamayınca kandaki oksijen seviyesi düşüyor. Mecburen bu hastaları hastaneye yatırıyor antiviral tedaviye başlıyoruz ve gerekirse nefes alamadığı için yoğun bakıma alıyoruz. Solunum desteği veriyoruz. Maalesef kaybettiğimiz hastaların çoğu bu yoğun bakımda solunum desteği verdiğimiz ARDS tablosuna girmiş yaygın altta yatan bir hastalığı olan, ya çok yaşlı ya çok genç yada gebe, veya kanser, bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullananlarda daha ağır seyrediyor ve ölümle sonuçlanabiliyor.”

    “GRİPTEN VE INFLUENZADAN KORKMA”

    Gripten ve Influenzadan korkulmaması gerektiğine vurgu yapan Türkmen, “H1N1 virüsü şuan toplumda yüzde 25-30 civarında zaten görülüyor. Toplumumuz bu mikrobu tanıyor. Ama altta yatan hastalığı olanlar, gebeler, çocuk ve yaşlılar, ateşi yüksek seyredenler ve uzun süre devam edenler hiç beklemeden hekime başvurmalı, testlerini yaptırmalı ve gerekirse antiviral tedaviyle birlikte hastanede yatarak tedavi olmalıdır” diye konuştu.

  • Bağışıklık Sisteminin Yanlış Çalışması Kısırlık Nedeni

    Bağışıklık sisteminin yanlış çalışması beraberinde sadece ciddi hastalıkları getirmekle kalmıyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar bağışıklık sistem bozukluğunun kısırlığı da tetikleyebileceğini vurguluyor. Uzmanlar özellikle şeker hastalığı, tiroid hastalıkları ve vitamin eksikliklerinin buna zenim hazırladığına dikkat çekiyor.

    Şeker hastalığı riski, tiroid hastalıkları, vücutta meydana gelen vitamin eksiklikleri… Bunların hepsi bağışıklık sistemini de tehdit ediyor. Bozulan bağışıklık sistemi ise pek çok tehlikeli hastalığın yanında infertiliteyi de tetikliyor. Uzmanlar ise uyarıyor,”Kadın hastalıklarına bağlı anatomik bir sorununuz olmadığı halde hamile kalamıyorsanız, bağışıklık sisteminizi gözden geçirmeyi ihmal etmeyin. İmmunoterapi ile sorunu aşmak mümkün.” Konunun bağışıklık sistemi boyutu ile ilgili bilinmesi gerekenleri öğrenmek için İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Görmez’den bilgi aldık. Görmez şeker hastalığının önlenmesi ve dengede tutulması, tiroid hastalıklarının takibi; B12, D Vitamini ve C vitaminleri eksikliği gibi etkenlerin infertiliteyi tetiklediğinin altını çizdi.

    ŞEKER ERKEN MENOPOZU TETİKLİYOR, SPERM SAYISINI DÜŞÜRÜYOR Kısırlığın pek çok nedeni olduğunu ve kadın hastalıklarına bağlı anatomik nedenler dışındaki durumlarda da hamilelik gerçekleşemiyorsa, bağışıklık sisteminin de gözden geçirilmesi gerektiğini vurguladı. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Görmez,” Çok çeşitli kısırlık nedenleri vardır. Bunlardan kadın hastalıklarına bağlı anatomik nedenler konumuza girmemektedir. Bu Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlarının ve Cerrahisini konusudur. Bizim ilgilendiğimiz asıl mesele metabolik infertilite ve hormonal infertilite nedenleridir. Bunların başında yumurtlama kalitesizliği diye de adlandırılan günümüz kadınlarının en sık yaşadığı sorun gelir.”dedi. Kısırlığa neden olan adet düzensizliği, erkeklerde sperm azlığı, erken menopoz riski gibi durumların metabolik ve hormonal sorunlarda çözülebilir olduğunu ifade eden Dr. Ülkü Görmez en ciddi nedenin şeker olduğunu ifade etti. Görmez,” Şeker hem kadınlarımızda hem de erkeklerde yumurta, sperm kalitesini belirleyen temel faktördür. Yumurtlama düzenimizdeki aksaklıkların, adet düzensizliğinin, erken menopoz tetiklenmesinin en önemli ve kayda değer nedenlerindendir. TURDEP-II çalışmasına göre Türkiye’ de iki kişiden biri bu risk altındadır. Yani insülin direnci ve/veya gizli şeker veya aşikar şeker hastalığının gelişmesi için yüzde 50 riskimiz var. Bu nedenle toplum olarak bilinçlenmek zorundayız. Şeker ve unlu mamul gibi şekere dönüşen gıdaları tüketmemeliyiz. Egzersiz yapmalıyız, kilomuzu dengede tutmalı ve bel çevremizi ölçmeliyiz. İnsülin direnci sorunu ne kadar düzeltilebilirse o kadar menopoz ve andropozdan uzaklaşırız ve yumurtlama kalitemiz düzene girer.”şeklinde konuştu.

    İnsülin direncini tetikleyen denenlere de değinen Dr. Ülkü Görmez,” Gluten tolerans bozukluğu toplumda yaygın bulunmaktadır. Her ne kadar yapılan çalışmalar yüzde 4 civarı diye öngörülse de ben bu sorunun toplumumuzda çok daha yaygın olduğu inancındayım. Light, şekersiz, yapay tatlandırıcılı ürünlerin kullanılmasının gluten intoleransını tetiklediği Mayo Klinik’in yaptığı çok geniş bir çalışmada da gösterilmiştir. Bugün Amerika’ da 28 milyon kişi bu sorunla uğraşmaktadır. Gıda intolerans testleri maalesef yurdumuzda yaygınlaşmadığı için bizim toplumumuzla ilgili net veri bulunmamaktadır. Gluten intoleransı, Laktoz intoleransı, D vitamin eksikliği, Genetik yatkınlık, Hareketsizlik, Obezite (bel çevresi artışı) insülin direncini tetikleyen başlıca nedenlerdir. Organik ve GDO’suz besinler, hareketli yaşam, kilo kontrolü, stres kontrolü ve düzenli yaşam biçimi ile ise genetiğimiz ve sağlığımız korunabiliyor.”ifadelerini kullandı.

    TİROİD HASTALIKLARI, OTOİMMÜN TİROİDİTLER ÖNEMLİ ETKEN

    Tiroid hastalıklarının da kısırlıpun başlıca nedenleri arasında yer aldığını ifade eden Uzman Dr. Ülkü Görmez,”En önemli metabolik hatta immunolojik kısırlık nedenlerinin başında Tiroid hastalıkları gelir. Erkeklerde sperm gelişimini, sayısını ve kadınlarda yumurtlama kalitesini etkileyebilmektedir. Böyle bir sorunla karşı karşıyaysak yani çocuk sahibi olamıyorsak veya erken menopoz tehdidi altında isek mutlaka Tiroid fonksiyon testlerimizin yanı sıra anti TPO, Anti TG gibi otoantikor seviyelerimizi de ölçtürmeli ve hatta mümkünse Tiroid USG testini yaptırmalıyız.Çünkü bilinmektedir ki, Türkiye’de her 3-4 kişiden birinde tiroid hastalığı bulunmaktadır. Türkiye endemiktir. İyot eksikliği, otoimmün tiroid hastalıkları oldukça sık görülmektedir.”dedi.

    VİTAMİN EKSİKLİĞİ DEYİP GEÇMEYİN

    Vitamin eksikliği konusu toplum olarak aslında hiç de üstüne düşmediğimiz bir konu ancak. Vitamin eksikliğinin pek çok ciddi hastalığa neden olduğu gibi infertiliteyi de tetiklediğini ifade eden Dr. Ülkü Görmez,” Özellikle Çinko eksikliği, Koenzim Q10, B12 ve folik asit eksikliği, Demir eksikliği, Selenyum eksikliği, C vitamini gibi vitamin eksikliklerine karşı her zaman doktor tavsiyesi ile önlem almalıyız. Tüm bu vitaminler hem spermatogenez yani sperm yapımının kalitesinde hem de oogenez yani yumurtlamanın kalitesinde rol oynamaktadır. D vitamini ile birlikte eksik olduklarında vücutta birçok bağışıklık mekanizmasında dengesizlikler ortaya çıkmaktadır. Tabii ki bu vitaminler doktor gözetiminde ve önerileriyle kişinin eksikliği testlerle tespit edilerek, en etkin dozda, kişiye özel replasmanlar yani yerine koyma tedavileri şeklinde yapılmak zorundadır. Bu eksiklikleri düzeltirken veya düzeltmeden önce hekimlerin dikkat etmesi gereken en önemli nokta ise bu eksikliklerin neden geliştiğinin tespit edilmesidir. Eğer tespit edilmeden sadece yerine koyma tedavileri uygulanacak olursa hayat boyu vitamin tedavileri kullanmak zorunda kalırız; veya hangi ilaçtan, vitaminden ne kadar miktarda, ne kadar süreyle kullanacağımız hep bir muamma olur. Örneğin en basit olarak demir eksikliğinin genç bir bayanda neden oluştuğunun tam olarak tanısının konmamış olması tedavide eksik kalınmakla sonuçlanır. Her zaman neden-sonuç ilişkisi immunoterapinin temelini teşkil eder. Hiç bir şey psikolojik değildir. Onun da altında immunolojik nedenler vardır.”dedi.