Etiket: Atmayın

  • “Çöpe atmayın, geri dönüşüme kazandırın”

    Bayraklı Belediyesi, Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı (ÇEVKO) ile vatandaşları geri dönüşüm konusunda bilinçlendirmek amacıyla yeni bir çalışma başlattı. Hazırlanan dört sayfalık el broşüründe ambalaj atıklarının neden kaynağında ayrıştırılması ve geri dönüşüme kazandırılması gerektiği anlatıldı.

    Ambalaj atıklarının geri dönüşüme kazandırılması için yoğun bir çalışma yürüten Bayraklı Belediyesi, bu konuda farklı projelere imza atmaya devam ediyor. ÇEVKO ile ortak hareket eden Bayraklı Belediyesi, hazırladığı el broşüründe geri dönüşümle ilgili herkesin üzerine düşeni yapmasını istedi. Özellikle vatandaşların yoğun olarak yer aldığı pazar yerlerinde, hazırlanan el broşürünü dağıtan belediye ekipleri, bu konuda kendilerine sorulan sorulara da yanıt verdi. Broşürde, şu bilgilere yer verildi: “Ambalaj atıkları çöp değildir. Geri dönüştürülür. Bu durum doğal kaynaklarımızı ve çevreyi korur. Enerji tasarrufu sağlar. İş olanağı sağlar. Ülke ekonomisine değer katar. Kullandığınız ürünlerin ambalaj atıklarını çöpe atmayınız. Evde, ıslak çöpten ayrı bir torba içinde biriktiriniz.”

    “Bunları biliyor musunuz?”

    Broşürün arka sayfasında, “Bunları biliyor musunuz?” başlığı altında, “Geri dönüştürülen bir ton cam atık ile 100 litre petrol tasarrufu sağlandığını, geri dönüştürülen bir ton kağıt/karton atıkla 17 ağacın kesilmesinin önlendiğini, sadece bir metal içecek kutusunun geri dönüşümünden elde edilen enerji ile 100 watt’lık bir ampulün 20 saat çalıştırıldığını biliyor muydunuz?” şeklinde çarpıcı bilgilere ver verildi.

    “Geleceğinizi geri kazanın”

    Bayraklı Belediye Başkanı Hasan Karabağ, “Göreve geldiğimizden bu yana belediye olarak geri dönüşüme özel önem verdik. 8 yılda 62 bin ton atığı geri dönüşüme kazandırdık. Bu konuda hepimize büyük görev düşüyor. Geleceğimiz için taşın altına hep birlikte elimizi koyacağız. Sorumluluklarımızı yerine getirerek gelecek nesillere sağlıklı bir çevre bırakmış olacağız. Onun için de ‘çöpe atmayın, ayırın, geleceğinizi geri kazanın’ diyoruz” dedi.

  • Yediğiniz Meyvelerin Çekirdeklerini Çöpe Atmayın

    Uzmanlar, yenilen meyvelerin çekirdeklerinin çöpe değil toprağa atılarak daha yeşil bir çevre oluşturmanın mümkün olduğunu söyledi.

    Yeryüzünün aldığı yağmur miktarının 10 yıllık aralıklarda arttığını ifade eden uzmanlar, “Yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine asla hapsetmeyin. Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 santim altına gömün. Üzerine de bir bardak su dökün. Gömme imkanınız yoksa bir poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın ya da arabanıza koyun. Arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerin savurun. Korkmayın. bu çevre kirliliği değildir, aksine çevre için yeni hayattır. Toprak o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler. Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir. Bunu yapmayın ve yaptırmayın. Toprağa rastgele atılan ya da dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu ispatlandı” diyerek, vatandaşları bu konuda hassasiyete davet etti.

  • (Özel Haber) “Pet” Diye Alıp “Pat” Diye Atmayın

    14 Şubat Sevgililer Günü’ne sayılı saatler kala çiftler birbirlerine hediye almanın telaşına düşerken, Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) Eğitim Koordinatörü Semra Onal, alınacak hediyelerin kedi ve köpek gibi canlılar olmaması gerektiğini belirtti.

    Her yıl 14 Şubat’ta kutlanan Sevgililer Günü’nde çiftleri en zorlayan konu elbette hediye seçimi. 14 Şubat Sevgililer Günü, dünyanın birçok ülkesinde “St. Valentine’s Day” olarak kutlanıyor. Sevgililer Günü’ne özel kampanyalar, sevgililere özel hediyeler için arayışlar, şubat ayının henüz ilk günlerinde başlarken hediyeler de görücüye çıkıyor. Birçok insan hediye seçimlerinde kolye, yüzük, bilezik, künye, çiçek gibi cansız eşyalar almayı tercih ederken bazıları da pet shoplardan kedi, köpek ve kuş gibi canlı hayvanları tercih ediyor. Ama hayvan hakları koruyucuları, hayvanların hediye olarak alınıp satılmaması gerektiğini, insanların kendi istekleriyle barınaklardan hayvanları sahiplenmeleri gerektiğini ifade ediyor.

    “GOLDEN CİNSİ KÖPEKLER ÖZELLİKLE TERCİH EDİLİYOR”

    Sevgililer Günü’nde güzel paketler içerisinde insanların birbirlerine hayvan hediye etmesinin alışkanlık haline geldiğini aktaran HAYTAP Eğitim Koordinatörü Onal, bunun sadece Sevgililer Günü’nde yapılmadığını diğer özel günlerde de aynı şekilde hayvanların hediye edildiklerini vurguladı. Hayvanların sevimli oldukları için insanlar üzerinde can alıcı bir duyguya neden olduğunu belirten Onal, hayvanların eve girdikten sonra çok büyük sorumluluk gerektirdiğini söyledi. Onal, “Hayvanlar eve girdikten sonra maalesef çok büyük sorumluluk gerektiren bir şey. Tuvaletini tutamadığı için aynı bebek gibi tuvaletini sağa sola yapmaya başlıyor. Dişleri kaşındığı için sandalyelerin kenarlarını, masaların altlarını kemiriyor. Dolayısıyla bakan kişi bunun sorumluluğuna katlanamadığı için veya komşular şikayette bulunduğu için daha hayvanlar büyümeden, 3 – 4 aylıkken sokağa salınıyor. Bunlar genelde cins köpekler oluyor. Golden cinsi köpekler özellikle tercih ediliyor çok sevimli oldukları için. Sokağa salınan hayvanın ne yazık ki hiç yaşam şansı olmuyor. Çünkü hazır yemeye, yatacak yere ve sevgiye alışık oldukları için dışarıda bunları bulamıyor. Dostluğa alışık oldukları için her gördüğü insanı dost sanarak onlara yaklaşıyor. Dolayısıyla yolda tekmeleniyor, taşlanıyor, yakalandıkları zaman çocuklar tarafından işkence görüyor veya barınaklara gönderiliyor” dedi.

    “TERK EDİLMEK TÜM CANLILARA AYNI ACIYI VERİYOR”

    Barınaklarda bulaşıcı hastalıklar neticesinde hayvanların ölebildiğine dikkat çeken Semra Onal, “Barınak şartları ufak hayvanların yaşaması için hiç müsait değil. Şanslılarsa iyi insanlar karşısına çıkıyorsa ellerinden geleni yapıyorlar. Geçici ev olarak çalışan arkadaşlarımız var. Onlar evlerine alıyor. Kısırlaştırıp sahip aramaya başlıyoruz. Zor bir süreç. Çünkü çok iyi bir yere sahiplendirmemiz gerekiyor. Çünkü sahiplenen kişi de zaman sonra bırakabiliyor. Terk edilmeler oluyor. Hiçbir can parayla satın alınmaz. Biz evlatlarımızı alıp satmıyoruz. Dostluklarımızı parayla satın almıyoruz. Bu hayvanlar aynı insanlar gibi seviniyorlar, acı çekiyorlar, hastalanıyorlar ve yaralanıyorlar. Terk edilmek tüm canlılara aynı acıyı veriyor. Dolayısıyla ya hiç almasınlar ya da aldıktan sonra terk etmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “SEVGİ PET HAYVANIYLA İFADE EDİLMEZ”

    Hediyelerin kolye, bilezik, bileklik, saat ya da hediyelik başka bir eşya olabileceğini bildiren HAYTAP Eğitim Koordinatörü Semra Onal, evcil hayvan sahibi olmanın çok büyük sorumluluk getirdiğini ifade ederek, şöyle devam etti:

    “Çiftlerin satın aldığı şeyin mutlaka cansız bir şey olması lazım. Yani bu kedi, köpek, kuş veya başka pet hayvanların olmaması gerekiyor. Çünkü çok büyük bir sorumluluk gerektiriyor evcil hayvan sahibi olmak. Onun için rica ediyorum eğer bir hayvanın ölümüne imza atmak istemiyorlarsa hediye olarak pet hayvan almasınlar. Sevgi pet hayvanıyla ifade edilmez. Hayvan alacak kişinin öncelikle ne tür bir hayvan alması gerektiğine karar vermesi gerekiyor. Sosyal şartlarını ve karakterini gözden geçirmesi gerekiyor. Bu hayvanı evde bekçi olarak mı alacak yoksa sevgi yumağı olarak mı alacak? Kişiye özeldir bu. Kişiyle hayvan birleştiği zaman aralarında mutlaka bir bağ gelişir. Yani bir hayvanı başkasına hediye olarak aldığınızda o bağı onlar arasında kurmayabilirsiniz. Ya da o kişi bu sorumluluğu kabul etmeyebilir. Dolayısıyla bir kişi hayvan alacaksa bunu bir başkası tarafından hediye olarak kabul etmemesi gerekir. Mutlaka hayvan alacaksa kendi araştırıp sahiplenmesi gerekir.”

  • Dr. Sarpkaya: “Boyun Ağrısını Yabana Atmayın”

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ülkü Sarpkaya, boyun fıtığının yol açtığı ağrıların, boyunla birlikte baskıya maruz kalan sinirin takip ettiği yoldaki kol, el, sırt, omuz bölgelerine yayılacağını kaydetti.

    Giderek hızlanan yaşam, yoğun stres ve uzamış çalışma saatlerinin modern yaşamın artık kaçınılmaz bir gerçeği olduğunu ifade eden Dr. Ülkü Sarpkaya, “Vücudumuzu uygun olmayan duruş ve hareketlere uzun süre zorladığımızda ortaya çıkan yaygın ve bölgesel ağrı zaman zaman yaşam kalitemizi oldukça kötü etkileyebiliyor” dedi.

    Boyun bölgesinin önemine değinen Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ülkü Sarpkaya, şöyle konuştu:

    “Boyun bölgesi, baş ile gövde arasında önemli yapılara ev sahipliği yapar. Boyun iskeletinde 7 boyun omuru, omurlar arasında disk ve içerisinde omurilik bulunur. Omurganın en hareketli parçası boyun bölümüdür. Hareketin fazla olması nedeniyle aşırı kullanmaya bağlı yıpranmaların olması ve günlük yaşamda gelişebilecek zedelenme nedeniyle boyun ağrılarına sık rastlanır. Boyun ağrılarının en sık karşılaşılan sebepleri nelerdir? Boyun omurlarının hareketini sağlayan eklemler arasındaki disklerin sinirlere baskı yapması sonucu boyuna ve kola yayılan ağrılara sebep olur. Başlangıç aşamasındaki boyun fıtığının ön belirtisi sık sık yaşanan boyun tutulmalarıdır.”

    Sarpkaya, herhangi bir zorlama ya da rüzgar çarpması olmadan boyun tutulmaları yaşanıyorsa sebebinin boyun fıtığı olabileceğini belirterek şunları söyledi:

    “Boyun fıtığının yol açtığı ağrı, boyunla birlikte baskıya maruz kalan sinirin takip ettiği yoldaki kol, el, sırt, omuz bölgelerine yayılır. Boyun hareketlerini zorlaştırır ve kısıtlar. Sinir üzerindeki baskı nedeniyle el ve kollarda güç kaybı yaşanabilir ve uyuşma meydana gelebilir. Boyun ağrılarının temelinde boyun ligamanlarının yani bağlarının gevşekliği yatmaktadır. Boyun bölgesi bağları gevşek olduğunda yeterli stabiliteyi sağlayamamakta ve bu da boyun ağrısının ilk basamağı miyofasial ağrıya ve boyun düzleşmesine sebep olmaktadır. Zamanla omurlar arası diskin de kayması ile boyun fıtığı tabloya eklenir. Bu sürecin devam etmesi ve yaşla birlikte yıpranmanın artmasıyla boyun kireçlenmesi gelişir.”

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ülkü Sarpkaya, proloterapi ile boyun ağrılarının nasıl tedavi edildiğini şöyle anlattı:

    “Proloterapi metodu kas iskelet sistemini etkileyen fıtık, kireçlenme, yırtık gibi tüm ağrılı durumların kalıcı iyileşmesini sağlayarak tedavi imkanı veren önemli bir uygulamadır. İlk kez Amerika’da popüler olmuş ve özellikle sporcu yaralanmalarında ve kronik dejeneratif hastalıklardaki başarısı nedeniyle uzun yıllardan beri uygulanmaktadır. Eğitmeni olduğum Bilimsel Proloterapi Derneği bünyesinde yaptığımız kurs ve çalışmalar nedeniyle ülkemizde de giderek yaygınlaşmaktadır. Vücutta zayıflamış bağ ve tendonların yapışma bölgelerine hücre çoğaltıcı (proliferan) özelliği olan özel solüsyon uygulanarak enjeksiyon yapılır. Tedavinin etkinliği yöntemin doğru periyotlar ve şekilde ehil ellerde doğru uygulanmasına bağlıdır. Proloterapi boyun bölgesi bağlarının güçlenmesini ve dengesini sağlayarak boyun ağrılarının iyileşmesini sağlamaktadır. Proloterapi yöntemi ile boyun ağrıları son derece etkin bir şekilde tedavi edilebilir. Boyun bölgesi bağlarının sağlamlaşması ve boyun dengesizliğinin düzelmesi sağlanarak sağlıklı anatomik yapıya yeniden kavuşmak mümkün olabilmektedir. Uygulanan bölgede kanlanmanın artması ile baş dönmesi ve kulak çınlaması gibi şikayetlere ve baş ağrılarına kalıcı çözüm sağlanabilir.“

  • Gebeliğinizi Riske Atmayın

    Her ne kadar gebe kalmak bir başarı olsa da asıl önem taşıyan gebelik boyunca yaşanabilecek risklerle mücadele etmek, bilinçlenmek, kendinizi ve bebeğinizi korumak. Düşük yapma riski, geç hamilelik, kalp veya tansiyon hastalığı gibi etkenler gebelik boyunca hassas bir şekilde ele alınmalı. Konuyla ilgili az bilinenleri açıklayan uzmanlar, anne adaylarının bilgilerini doktorlarına danışarak sürekli güncellemeleri gerektiğinin altını çiziyor.

    Yapılan araştırmalar dünya genelinde yaşanan gebeliklerin yaklaşık yüzde 15’inin düşükle sonuçlandığını gösteriyor. Bu vakaların da yüzde 80’inde düşüğün 12. haftadan önce gerçekleştiği görülüyor.

    Peki hangi belirtiler düşük yaşandığını gösterir, alınabilecek önlemler var mıdır? Konuyla ilgili açıklama yapan Bahçeci Sağlık Grubu Doktorlarından Op. Dr. Burçak Erzik, gebelik sürecinde yaşanabilecek herhangi bir farklı durumda mutlaka hekime başvurulması gerektiğinin altını çiziyor.

    DÜŞÜĞÜN EN ÖNEMLİ BELİRTİSİ KANAMA

    Bu dönemde düşüğün en büyük belirtisinin vajinal kanamalar olduğunu anlatan Op. Dr. Burçak Erzik, “Vajinal kanamanın yanında, kasık ağrısı alt karın bölgesinde veya makata vuran ağrı şeklinde de belirtiler görülebilir. Düşük yapan çoğu hasta vajinal akıntıların artışından şikayet ederler. Gebelik sırasında oluşan kanamaların hiç birisi normal olarak kabul edilmemeli ve düşük tehdidi olarak algılanmalıdır. Ancak ’abortus imminens’ dediğimiz bu durumun her zaman mutlaka gerçek bir düşükle sonuçlanmadığı da bilinmelidir. Doğum yapmış gebelerin büyük bir çoğunluğu gebeliğinin herhangi bir döneminde bu sıkıntılı durumla karşılaşmıştır” dedi.

    DÜŞÜK BELİRTİSİ VARSA NE YAPILMALI?

    Düşük belirtilerinin olduğu durumlarda, hemen istirahate çekilip, aktivite kısıtlanarak sıvı tüketiminin artırılması gerektiğini söyleyen Op. Dr. Erzik, kanamanın devam etmesi durumunda da doktorun bilgilendirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

    KALP VE TANSİYONA DİKKAT

    Uzmanlar gebelikte döneminde kalp ve dolaşım sisteminde, kan hacminde, kalp atım hızında ve atım hacminde meydana gelen artışın kalp hastalıklarının ağırlaşmasına neden olabileceğine işaret ediyor. Op. Dr. Erzik, bu nedenle kalp hastalığı bilinen gebelerin, kardiyolojik konsültasyonunun gebelik öncesinde yapılmasının ve gebelikle ilgili planlamanın kardiyolog ve kadın doğum hekimi arasında koordinasyonla yürütülmesi gerektiğinin altını çizdi.

    SÜREKLİ KONTROL ŞART

    Gebelik döneminin bir diğer önemli sorunu ise hipertansiyondur. Hipertansiyonu olan gebeler, gebelik zehirlenmesi yani preeklampsi, erken doğum, ablasyo plasenta ve bebekte gelişim kısıtlılığı büyüme kısıtlılığı açısından risk altındadır. Bu nedenle hipertansiyon hastası gebelerin takiplerinin oldukça sıkı yapılması gerekmektedir.

    GEÇ GEBELİK YORABİLİR

    Kadınların çalışma hayatındaki yeri arttıkça annelik yaşının gecikmesi de kaçınılmaz bir durum oluyor. Her ne kadar kadın, “çocuk da yaparım, kariyer de” dese de bu imkanı ancak ilerleyen yaşlarda bulabiliyor. Ama özellikle 30’lu yaşların sonu ve daha sonrası telaffuz edildiğinde işler biraz daha zorlaşabiliyor.

    GEÇ YAŞTA ÇOĞUL GEBELİK RİSK OLABİLİR

    İleri yaş gebeliklerinde bir diğer önemli nokta da çoğul gebelik riskidir. Risktir, çünkü çoğul gebelik hem anne, hem de bebek için bazı istenmeyen durumları da beraberinde getirir. Çoğul gebelikler, erken doğum, annede yüksek kan basıncı ve idrarda protein kaybıyla seyreden gebelik zehirlenmesi (preeklampsi) ve gebeliğe bağlı şeker hastalığı (diyabet) gibi sorunlar açısından ek bir risk faktörüdür.

    Her ne kadar, her kadın için geçerli olmasa da yaşlanmayla birlikte annede ortaya çıkabilen ya da var olan sistemik hastalıklar da gebelik açısından risk taşır ve ileri yaş gebeliğini zorlaştırır. Yaşla birlikte sıklığı artan ve gebeliğin seyrini olumsuz etkileyen hastalıkların başında hipertansiyon ve diyabet geliyor. Bu hastalıklara karşı anne adaylarının kontrollerini asla aksatmamaları gerekiyor.

    RİSK ARTIYOR AMA KONTROLLERLE MUTLU SONA ULAŞMAK MÜMKÜN

    Her ne kadar ileri yaşta farklı nedenlere bağlı olarak risk artıyor olsa da gebeliklerin çoğu mutlu sonla tamamlanıyor. Ama bunu sağlamak için biraz daha dikkat ve hassasiyet gerekiyor. Gebelik planlarken yapılan ayrıntılı bir ‘check-up’, günde 400 mcg folik asit kullanılması, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz, gebelik öncesinde fazla kiloların verilmesi, sigara gibi zararlı alışkanları bırakma gibi basit önlemler ve gebelik sırasında düzenli kontrollerin aksatılmaması gebeliğin sorunsuz sürdürülmesine büyük katkı sağlıyor.